İDARİ YARGIDA FERAGAT UYGULAMASI VE EK KARAR MÜESSESESİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ

I – FERAGATİN TANIMI:

Feragat, Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğü’nde; kişinin kendi isteğiyle bir hakkından vazgeçmesi olarak tanımlanmaktadır. Sözcüğün, Hukuk Muhakemeleri Kanununun Beşinci Kısmının, “Davaya Son Veren Taraf İşlemleri” başlıklı, Üçüncü Bölümünde yer alan 307’nci maddesindeki[1] karşılığı ise; davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. Bölüm başlığından da anlaşılacağı üzere; bu tür bir vazgeçme, davayı konusuz bırakarak sona erdiren (davacı) taraf işlemidir. Bu yönüyle; feragatin, davanın yargı yerinin kararıyla sona ereceği yolundaki kuralın (HMK, md.294/1) istisnası olduğu söylenebilir.

Davacının, dava dilekçesinde, mahkemece karara bağlanmasını istediği talebinin sonucundan vazgeçebilmesi, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 24’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasında[2]  taraflara tanınan, davanın konusu üzerinde, dava sırasında/dava süresince, serbestçe tasarruf edebilme yetkisinin sonucudur. Bu tasarruf yetkisi, tarafların davanın konusu üzerindeki iddia ve taleplerini, yargı yerince nihai karar verilinceye; hatta, verilen karar kesinleşinceye kadar sürdürebilmeyi kapsadığı gibi, bu iddia ve taleplerden davanın herhangi bir aşamasında vazgeçebilme olanağını da içermektedir. Dolayısıyla; feragat, davacının davanın konusu üzerindeki tasarruf hakkının vermiş olduğu bir olanak/bir hak olarak nitelendirilebilir. Diğer bir deyişle; talep sonucundan feragat hakkının dayanağının, davacının davanın konusu üzerinde serbestçe tasarruf edebilme yetkisi olduğu söylenebilir[3].

Bununla birlikte; fıkraya göre, tarafların davanın konusu üzerinde dava açıldıktan sonra da devam edeceği söylenen tasarruf yetkileri, mutlak ve sınırsız değildir. Bu yetki, öncelikle, tarafların davanın konusu üzerindeki tasarruf yetkilerinin davanın açılışı sırasında da var olmasına bağlıdır. Bu, fıkranın “Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder.” cümlesindeki “sonradan da tasarruf yetkisi devam eder” ibaresinden anlaşılmaktadır. Cümle, tarafların dava konusu hakkında serbestçe tasarruf edebileceklerinden değil; üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, tasarruf yetkisinin dava açıldıktan sonra da devam edeceğini söylemektedir. Dava açıldıktan sonra da devam edecek olan yetkinin davanın açılış tarihinde de var olması, eylemin niteliği gereğidir.  Bize göre; davacının dava konusu hakkında davanın açıldığı tarihte de serbestçe tasarruf yetkisinin olmasının anlamı; onun, mahkemeden hüküm altına alınması istenilen taleple (davanın konusu) ile ilgili olarak, kısmen veya tamamen vazgeçme, uzlaşma ve sulh olma gibi, dava açma hakkını etkileyebilecek her türlü işlemi, herhangi bir yasal engel olmaksızın yapabilme iktidarına sahip olmasıdır. Bu bakımdan; davacının, davanın konusu üzerinde bu tür bir tasarruf serbestisinin olmadığı durumlarda, taraf işlemi sayılan usuli işlemleri yapabilmesi; dolayısıyla, bu durumlarla ilgili olarak feragat yetkisini kullanabilmesi mümkün değildir[4]. Nitekim; Hukuk Muhakemeleri Kanunun 308’inci maddesinin 2’nci fıkrasında[5] yer alan cümle de, davayı sona erdiren başka bir taraf işlemi olan “kabul”ün hukuki sonuç doğurabilmesinin, tarafların davanın üzerinde serbestçe tasarruf yetkisinin bulunması koşuluna bağlanmış olması da, aynı nedenledir[6]. Dolayısıyla; sonuç olarak, davacının feragat hakkının varlığının ve feragat beyanının hukuken geçerli olabilmesinin, davanın konusu üzerindeki tasarruf yetkisinin kapsamına bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun hükümlerinin idari davalarda uygulanabilirliği ile ilgili önceki yazımızda, anılan Kanunun İdari Yargılama Usulü Kanununda göndermede bulunulan müesseselerinin, idari yargılamada, idari yargının ve idari rejimin özelliklerine uyuştukları ölçüde uygulanabilir olduklarını söylemiştik. Bu nedenle; feragat müessesesi ile ilgili olarak anılan Kanunda yer alan düzenlemelerin idari davalarda uygulanabilirliğinin belirlenebilmesi için, idari davaların davacılarının talep sonucu üzerindeki tasarruf yetkileri ile özel hukuk davalarında aynı konudaki yetkilerinin, bu yetkilerin kullanıldığı yargılama aşamasına göre, yargı yerlerince yapılacak yargılama işlemi ve verilecek karar üzerindeki etkilerinin karşılaştırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

II) DAVACILARIN TALEP SONUCU ÜZERİNDEKİ TASARRUF YETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:

A) ÖZEL HUKUK DAVALARINDA TALEP SONUCU VE DAVACININ TALEP SONUCU ÜZERİNDE TASARRUF YETKİSİ:

Hukuk Muhakemeleri Kanununun İkinci Kısmının Birinci Bölümünün başlığı, “Dava Çeşitleri”dir. Bölümde; Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca açılabilecek dava çeşitleri sayılmıştır. Bölümde yer alan maddelerde, gerçekte, birbirinden farklı talepleri konu edinen üç tür dava tanımlanmış bulunmaktadır: Eda davası, Tespit Davası ve İnşaî Dava. Diğerleri, bu dava türlerinin versiyonlarıdır. Bu üç dava türü, mahkemeden karara bağlanması istenilen talepler ile bu taleplerin ilişkin olduğu konulara göre çeşitlenmektedir. Eda davasında, davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkûm edilmesi (md.105); tespit davasında, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi (md.106); inşaî davada ise, yeni bir hukuki durum yaratılması veya mevcut bir hukuki durumun içeriğinin değiştirilmesi yahut onun ortadan kaldırılması talep edilmektedir.

Görüldüğü üzere; özel hukuk davalarında, davanın türünü belirleyen, davacının talebinin konusu olmaktadır. Davacı, mahkemeden, bu konunun karara bağlanmasını istemektedir. Dolayısıyla da; bu davaların konusunu, davacının mahkemeden hüküm altına alınmasını istediği talebi oluşturmaktadır. Başka deyişle; davanın konusu, söz konusu talep; talebin konusu ise, dava türüne göre, maddi hukuka ilişkin bir hak ya da hukuki durumun hüküm altına alınması olmaktadır.

Bu bakımdan; maddi hukuka ilişkin bir hak ya da bir hukuki durumla ilgili hüküm kurulması talebinden vazgeçilmesi, yargılama hukuku yönünden, bu talebi konu alan davayı konusuz bırakıcı etki yapmaktadır.  Davacının, mahkemeden hüküm altına alınmasını istediği/talep ettiği maddi hak ya da hukuki durumdan vazgeçmesinin sonucu da, aynıdır. Zira; maddi hak ya da hukuki durumdan vazgeçilmesi, bu hak ya da hukuki durumla ilgili, mahkemece hüküm altına alınması gereken, bir talebin olmadığı anlamına gelir. Başka deyişle; hak yoksa, talep de yok demektir. Örneğin; eda davasında, davacı, davalının kendisine bir şeyi vermesini ya da yapmasını istemekten vazgeçtiğinde, mahkemenin verilmesine ya da yapılmasına hükmedeceği bir maddi hak ya da hukuki durum kalmamış olur. Dolayısıyla; bu anlamda feragat; maddi hukuk yönünden, davanın hüküm altına alınması istenilen talebin konusu olan maddi haktan; usul hukuku yönünden ise, sonraki usuli işlemlerden (hüküm altına alma işleminden) vazgeçilmesi anlamına gelmektedir. Dahası; usuli işlemlerden vazgeçilmesi, bu işlemlerin yapılabileceği yargılama süreci ile sınırlı olmasına karşın; maddi hak ya da hukuki durumdan vazgeçilmesi, sonuçları farklı olmakla birlikte, yargılama sürecinin sona ermesinden; hatta, bu süreç sonunda verilen kararın kesin hüküm halini almasından sonra dahi mümkündür.

Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere; özel hukukta, feragatin, biri, maddi; diğeri de, usuli haktan feragat olmak üzere, sonuçları farklı olabilen, iki türü vardır: İlki; yargılamanın aşamasına göre, o aşamayla ilgili yargılamayı sona erdirici; Yargıtay kararlarında[7] da söylenildiği gibi ilkine nazaran daha kapsamlı sonuçları olan ikincisi ise, mahkemece hüküm altına alınması istenilen maddi hak ya da hukuki durumdan vazgeçilmekle, mahkemece hüküm altına alınması istenilen talebi konusuz bırakıcı/talebi sonlandırıcı etki yapmaktadır. Başka deyişle; ikincisi, maddi hukuka aittir; ancak, usul hukuku yönünden sonuçları olan bir maddi hukuk işlemidir[8].

Özel hukuk davalarında, kural; 107’nci maddenin gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere, Cumhuriyet savcısının yer aldığı davalar[9] hariç, tasarruf serbestisidir (HMK. md.24/3). Yukarıda söylediğimiz gibi, feragat de, bu serbestinin kapsamında olan taraf işlemidir. Tasarruf serbestisi, taraflar için, hem mahkemeden hüküm altına alınması istenilen maddi hak veya hukuki durum yönünden, hem de yargılama sırasında kullanabilecekleri usuli haklar yönünden vardır.

Ancak; yargılama hukukundaki sonuçları bakımından, yargı yerinden hüküm altına alınması amaçlanan talepten (davanın konusundan) feragatle, hüküm altına alınması istenilen maddi hak ya da hukuki durumdan feragati birbirinden ayırmak gerekir. Aşağıda açıklanacağı üzere; ilki, vazgeçme tarihinde, henüz, mahkemece yapılması gereken yargılama işlemlerinin olması halinde yapılabilecek niteliktedir ve o yargılama işleminin yapılmasını gerektiren yargılama (dava, istinaf ve temyiz) aşamasını[10], konusuz bırakarak, sona erdirici etkiye sahiptir. Oysa; ikincisinin yapılması, her zaman mümkündür. Ancak; bu tür bir feragatin bir davayı konusuz bıraktığından söz edilebilmesi, yargılama işlemlerinin sonuçlanmasından (kanuna göre, davada verilen kararın kesinleşmesinden) önce yapılmış olmasına bağlıdır. Bu bakımdan; yargılama işlemleri tamamlandıktan (karar kesinleştikten) sonra maddi hak ya da hukuki durumdan feragat, yargılama hukukunu değil, icra/infaz hukukunu ilgilendiren sonuçlar doğurur.

B) İDARİ DAVALARDA TALEP SONUCU VE DAVACININ TALEP SONUCU ÜZERİNDEKİ TASARRUF YETKİSİ:

İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesinin 1’inci fıkrasında; dava türü olarak iki idari dava türü sayılmıştır: İptal davası (a bendi) ve tam yargı davası (b bendi). Her ne kadar, anılan fıkranın “c” bendinde üçüncü bir idari dava türünün varlığı da söylenmişse de; bu bendde sözü edilen husus, bir idari dava türü değil, idari uyuşmazlık türüdür ve idari davaya konu edildiğinde ilgisine göre, iptal veya tam yargı davasından birinin konusunu oluşturur.

Bu dava türlerinden ikincisi; yani, “b” bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak tanımlanan, tam yargı davaları, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 105’inci maddesinde tanımı yapılan eda davalarının benzeridir. Dolayısıyla; davacının davanın konusu üzerindeki tasarruf hakkı, bu davalardaki gibidir.

İptal davaları ise, “a” bendinde; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre iptal davasının konusunu oluşturan talep sonucu; davacının yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurlarından biri ile hukuka aykırı olduğunu ileri sürdüğü idari işlemin, hukuka uygunluğunun denetimi yapılarak, hukuka aykırı bulunması halinde, yapıldığı tarihten geçerli olmak üzere hukuk düzeninden kaldırılmasına; yani, iptaline hükmedilmesidir/hüküm altına alınmasıdır. Buna göre; iptal davasının konusu, idari işlem değil, yerine getirilmesi mahkemenin yetkisinde olan anılan taleptir. İdari işlem, bu talep dolayısıyla yargı yerince yapılması gereken hukuka uygunluk denetiminin/yargılamanın konusudur. Davacının yerine getirilmesini idareden istediği (örneğin; devlet memuru olan davacının bir kadroya atanma isteği) talebi veya idarenin idari işlemin konu unsuruyla ihlal ettiği menfaati/hakkı (örneğin; yıkma kararı ile ihlal edilen mülkiyet hakkı) da davanın konusu değildir.  Dava sonunda yargı yerince verilecek karar, davacının istediği kadroya atanmasına veya isteği dışında atandığı görevden alınarak eski görevine verilmesi yolunda olmayacaktır. Davacının iptal davası açmaktaki amacı, menfaatini ihlal eden idari işlemin, yargı kararıyla, yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden kaldırılması, bu tarihten önceki hukuki durumun geri gelmesinin sağlanmasıdır. Dolayısıyla; mahkemece, dava sonunda kurulacak hüküm, bu amacı sağlamaya elverişli olmak zorundadır. Bunu sağlamaya elverişli hüküm ise; yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden kaldırılması istenilen idari işlemin iptalidir. Davacının atama işleminin yapılması, eski görev yerine verilmesi, hak ihlalinin giderilmesi, iptal kararının gereklerinin yerine getirilmesi amacıyla kullanılacak idari yetkinin konusudur.

Bir idari işlem dolayısıyla menfaati ihlal edilen birey, bu idari işlemin yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden kaldırılmasını, dava yoluna gitmeden önce, bizzat, idareden de isteyebilir (İYUK. md.11: İdari işlemin geri alınması, değiştirilmesi veya yenisinin yapılması isteğiyle üst ya da aynı makama başvuru; VUK. md. Ek 1, Gümrük Kanunu md.244: Tarh/ek tahakkuk ve ceza kesme işlemlerinin konusu olan vergi ve cezada uzlaşma başvurusu). Veya bu yola başvurmaksızın ya da başvurduktan sonra açacağı iptal davasının konusu yaparak da bu isteğini dile getirebilir. Birey, bu yollara başvurmak zorunda olmadığı gibi; başvurduktan sonra da, talebini, sonuna kadar sürdürmek zorunda da değildir. Davacı, tıpkı özel hukuk davalarında olduğu gibi, iptal davasının konusunu oluşturan talep sonucu üzerinde; davadan önce de (idari başvuruda bulunmak, dava açmak ya da önce idari başvuruda bulunup sonra dava açmak serbestisi), dava sırasında da (açtığı davayı sürdürüp sürdürmemek konusunda serbesti) tasarruf serbestisine sahip bulunmaktadır.

Davacının bu tasarruf serbestisini, idari işlemin hukuka aykırılığının yürütmenin durdurulması kararıyla ortaya çıkmasından sonra davadan feragat edilemeyeceği yolundaki kimi istisnai Danıştay kararları dışında, dava hakkında karar verilip, yargı yerinin elini işten çekmesine (dava hakkındaki nihai karara) kadar kullanabileceğinde, herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Davacının, bu tasarruf serbestisini yargılama hukukuyla ilgili olarak her kullanışı, bir usuli hakkın karşılığıdır. Örneğin; dava açmak, açılan davadan kısmen veya tamamen vazgeçmek gibi. Dava hakkında hüküm kurulduktan sonra ise; davacının davanın konusu/talep sonucu üzerinde tasarruf serbestisinin/yetkisinin varlığı, ortada, hüküm altına alınması gereken talep sonucunun/dava konusunun kalıp kalmamasına bağlı bulunmaktadır. Zira; olmayan bir şey üzerinde tasarruf serbestisinden/yetkisinden söz edilmesi anlamsızdır. Hükümden sonra talep sonucunun/davanın konusunun kalıp kalmadığı ise; aşağıda ayrıca açıklanacağı üzere, kurulan hükmün davanın reddine veya dava konusu işlemin iptaline ilişkin olup olmamasına göre belirlenebilecek niteliktedir.

Davacıların bu tasarruf serbestisi, söylenildiği üzere, usuli hak karşılığı olan taleplerle ilgilidir. Maddi hakka ya da hukuki duruma ilişkin olan istekler, iptal davasının değil; idari işlemin konusuna ilişkindir. Bu hak ya da duruma ilişkin söz konusu isteğin yerine getirilmesi, idari yargı yerinin yetkisinde değildir. Örneğin; idare edilenin, bir kamu görevine atamasının yapılması, inşaat izni verilmesi, sınavda başarılı sayılması, yıkma kararının veya idari para cezasının geri alınması gibi isteklerinin yerine getirilmesi, kamu idaresince, idari yetki çerçevesinde; re’sen, istek üzerine veya bir idari yargı kararının gereklerinin yerine getirilmesi zımnında yapılabilecek niteliktedir. Bu yetkinin yargılama sırasında kullanılması, Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin gereği olarak; Anayasanın 125’inci maddesi ile İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesinin 2’nci fıkrasında, idari yargı yerleri için, yasaklanmıştır. Bununla birlikte; davacıların, iptali istenilen idari işlemin konu unsuruyla ilgili olan bu taleplerinden, tıpkı özel hukuk davalarında mahkemeden hüküm altına alınması istenilen talebin konusu olan maddi hak veya hukuki durumla ilgili olduğu gibi, dava açmadan önce veya dava açtıktan sonra; dava hakkında verilen karara karşı gidilen kanun yollarında ve, hatta, lehlerine olan kararın kesinleşmesinden sonra, idareye yazılı beyanda bulunarak, feragat edebilmeleri de, serbestçe yapabilecekleri bir tasarruftur. Dolayısıyla; davacıların idari davalardaki bu yönden olan tasarruf serbestileri, özel hukuk davalarının davacılarının maddi hak ve hukuki durumla ilgili tasarruf serbestilerinin benzeridir. Şu farkla ki; özel hukuk davalarında, hüküm altına alınması istenilen maddi hak ya da hukuki durumdan feragat, zorunlu olarak, yargılama hukuku bakımından sonuçları olan bir feragattir. Bu tür bir feragat, mahkemece hüküm altına alınması gereken talebi sonlandıracağından, usuli haktan da feragat anlamına gelir. Zira; davada, hüküm altına alınması talep olunan bu hak ya da hukuki durumdur. Hüküm altına alınması gereken bir şey kalmayınca, dava, konusuz kalır.

Oysa; Hukuk Muhakemeleri Kanununun hükümlerinin idari davalarda uygulanabilirliği ile ilgili yazımızda, bu Kanuna gönderme yapılan müesseselerin idari davalarda uygulanabilirliği konusunda yapmış olduğumuz, “Özel hukuk uyuşmazlıklarında; uyuşmazlığın kaynağı, ya bir yasa ya da sözleşme hükmüdür. Yargıçtan; dava türlerine göre, bu yasa veya sözleşme hükmüne aykırı davranışın sonuçlarının giderilmesine ya da bunlardan kaynaklanan bir talep hakkının varlığına ve gereğinin yerine getirilmesine/davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya ya da yapmamaya mahkûm edilmesine (HMK. md.105); bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesine (HMK. md.106/1); yeni bir hukuki durumun yaratılmasına veya mevcut bir hukuki durumun içeriğinin değiştirilmesine ya da ortadan kaldırılmasına (HMK. md.108/1) karar verilmesi istenilir. Yargıç, tarafların getirdikleri delillere ve maddi olayın niteliğine dayanarak, talep hakkında hüküm kurar. Yargıcın kurmuş olduğu hüküm, istisnai durumlar dışında, daha önce var olmayan, yeni bir hukuki durum yaratır. Örneğin; dava sonunda verilen kararla, davalının belli bir miktar paranın borçlusu olması; karardan önce evli olan kişinin bekar statüsüne geçmesi; bir şirketin tasfiye halinde şirket sayılması gibi. Hükümle yaratılan bu hukuki durum, yargıcın eseridir. Oysa; İdari Yargı’da en yaygın dava türü olan iptal davalarına konu (idari) uyuşmazlıklarda, adli yargıcın dava sonunda yarattığı hukuki durum, İdari Rejimin gereği, idare tarafından, kendisine özgü bir hukuk dalı olan idare hukukunun vermiş olduğu yetki/ kamu gücü ayrıcalıkları kullanılarak yaratılır. İdare, yaratacağı hukuki durumu dayandıracağı maddi olayı (maddi sebebi), bizzat kendisi, kendi idari yetkisine dayanarak, araştırır, tespit eder ve nitelendirir. Bu inceleme ve araştırması sırasında, bunun için gerekli her türlü hukuki aracı kullanma yetkisi idareye aittir. İdare, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kuralını (hukuki sebebi) da, kendi tespit eder, kendi yorumlar ve maddi olaya kendi uygulayarak, idare edilenin muhatabı olduğu yeni hukuki durumu kendisi yaratır. Örneğin; bu yeni hukuki durumun gereği, idare edilen, Devlete karşı belli miktar paranın borçlusu haline gelebilir, bir para cezası ya da disiplin cezasının muhatabı olabilir, bir faaliyetten yasaklanabilir ya da bir haktan mahrum kılınabilir. İdari uyuşmazlık dediğimiz uyuşmazlık, idarenin yarattığı bu hukuki durumdan doğar. İdari davada, gerçekte, idari yargıç tarafından, kamu idaresinin idari rejimin gereklerine uygun olarak yaratmış olduğu bu hukuki durum yargılanır. Bu uyuşmazlıkta yargıca düşen, idarenin yarattığı hukuki durumun, hukuka uygunluğunu yargısal yöntemlerle tespitinden ibarettir. Yargıç, bu tespitinden sonra, idarenin yarattığı hukuki durumun hukuka uygunluğuna ya da aykırılığına karar verir. Bu yargılamasında, idarenin yerine geçip, onun yapmadığı ya da eksik bıraktığı araştırma ve incelemeyi, bizzat, yapma yetkisine sahip değildir. İdari yargıç, idarenin almadığı idari kararı alma, hukuka aykırı gördüğü idarenin işlemi yerine hukuka uygun olanını yapma yoluna da gidemez. İdarenin işlemini hukuka aykırı bulması halinde, yapabileceği tek şey, onu iptal etmekten ibarettir. İdari yargıcın iptal hükmü, hukuk düzeninde daha önce var olmayan tamamen yeni bir hukuki durum yaratmaz; sadece, idari işlemin idarece tesisinden önce var olan hukuki durumun geri gelmesini sağlar[11].

Görüldüğü üzere; özel hukuk uyuşmazlıklarında adli yargıcın gerçekleştirdiği yargılama, yeni bir hukuki durum yaratıcı sonucu bakımından, İdari Rejimin kendisine tanıdığı yetkiyi kullanan idarenin, idari işlem tesisinde izlediği idari prosedüre benzemektedir. İdari yargıcın idarenin tesis ettiği idari işlem üzerindeki hukuka uygunluk denetimi ise, özel hukuk uyuşmazlıklarında adli yargıcın vermiş olduğu karar üzerindeki temyiz denetiminin benzeridir. Bu yargısal denetim şekillerinden ilki, daha önce bir idari makam tarafından; diğeri de, adli yargı yerince, kendi yetkilerinin kullanılmasına ilişkin usul kuralları uygulanarak yaratılan (biri idari işlem, diğeri yargı kararı olan) hukuki durumlar üzerinde gerçekleştirilen hukuka uygunluk denetimidir.” yolundaki açıklamadan anlaşılacağı üzere; aynı durum, idari davalarda (iptal davasında) söz konusu değildir. Başka anlatımla; davacının idari işlemin ihlal etmiş olduğu hakkından veya hukuki durumundan[12] (örneğin, atanma isteğinden ya da inşaat izni verilmesinden vazgeçmesi veya atandığı göreve gitmeyi kabul etmesi) feragat etmiş olması, davada iptaline hükmedilmesi istenilen idari işlemin hukukiliğine bir etkisi olmaz. Davadaki talebinden vazgeçmediği (feragati usuli hak olarak kullanmadığı) sürece, davanın konusuz kaldığı söylenemez. Davacının bu feragati, yalnızca, davada iptali hüküm altına alınması istenilen işlemle olan menfaat ilişkisini sona erdirir. Davanın konusuz kalması ile davacının menfaat ilişkisinin sona ermesinin yargılama hukukunda verilecek karara etkisi ise, farklıdır.

III) FERAGATİN ZAMANI VE YARGILAMANIN FARKLI AŞAMALARINDA KULLANILMASINA GÖRE SONUÇLARI:

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 310’uncu maddesinde, feragat ve kabul beyanının, hükmün kesinleşmesine kadar yapılabileceği söylenmektedir. Bu bakımdan; davacı, dava sırasında feragat beyanında bulunabileceği gibi, dava hakkında hüküm verildikten sonra da, verilen hükmün kesinleşmesine kadar, her zaman, bulunabilir[13]. Feragatin yargılamanın her aşamasında yapılabileceği yolundaki bu kural, yasa kuralı haline getirilmeden önce (Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlüğünden önce) de, Yargıtay uygulamalarında kabul görmekteydi[14]. Özel Hukuk’ta, feragat ve kabulün, usul hukuku işlemi biçimine bürünmüş maddi hukuk işlemi olarak kabul edilmesinden ve, bunun sonucu olarak, feragatin maddi hukuk alanındaki bir haktan vazgeçmek; kabulün de, başkasının bu nitelikteki bir hakkını teyit etmek anlamına geleceği görüşünden hareketle yapılan bu uygulama, konusu hukuka uygunluk denetimi olan ve iptal davalarında maddi hukuka dayalı hak ihlaline dava koşulu olarak yer vermeyen İdari Yargı’ya ve kamu idaresine hükmeden rejimin özellik ve kurallarıyla, her bakımdan, uyuşabilir değildir. Konunun, davacıların talep sonucu üzerindeki tasarruf yetkileriyle ilgili olarak yapmış olduğumuz gibi, özel hukuk davalarıyla idari davalar bakımından ayrı ayrı incelenmesi, iyi anlaşılmasına katkısı yönünden yararlı olacaktır.

A) ÖZEL HUKUK DAVALARI BAKIMINDAN:

Yukarıda açıklandığı üzere; özel hukuk davalarında, mahkemece hüküm altına alınması istenilen maddi hak ya da hukuki durumdan feragatin, yargılama hukuku yönünden, usuli sonuçları vardır. Bir haktan vazgeçtiğinizde, o hakkı yargı önünde ileri sürme olanağından da vazgeçmiş olmaktasınız[15]. Talep konusu hak veya hukuki durumdan kararın kesinleşmesine kadar vazgeçilmesine herhangi bir engel de yoktur. Hatta; yukarıda da belirtildiği üzere, maddi haktan karar kesinleştikten sonra da, vazgeçilmesi mümkündür. Ancak; bu tür bir vazgeçmenin yargılama hukuku yönünden sonuçları olmadığından (icra hukukunu ilgilendirdiğinden)[16] Hukuk Muhakemeleri Kanununda, bu vazgeçmenin sonuçları ile ilgili bir düzenleme yer almamıştır. Hukuk Muhakemeleri Kanununun anılan maddesinde, feragat müessesesi, bu esastan hareketle feragatin dava hakkında verilen hükmün kesinleşmesine kadar yapılabileceği şeklinde düzenlenmiştir. Bunun anlamı; davanın konusundan, dava sırasında ve gidilmesi halinde, yargılamanın istinaf ve temyiz aşamalarında vazgeçilmesinin mümkün olmasıdır. İlk derece mahkemesince verilen kararın davanın reddi, bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun da aynı yolda olması durumunda; duruma göre, istinaf veya temyizden vazgeçme, davadan vazgeçme gibi sonuç doğurmaktadır. Aynı sonucu, usule ilişkin sonuçlarının olması sebebiyle, davada hüküm altına alınması istenilen talebin konusu olan maddi hak ya da hukuki durumdan vazgeçilmesi de yaratır. Bu hallerde; kanun yolu başvurusu hakkında, konusunun kalmaması sebebiyle, karar verilmesine yer olmadığı veya başvurunun reddi yolunda karar verilmesinin, feragatten beklenen hukuki sonuç bakımından, yeterli olacağını düşünüyorum. Hatta; davalının geldiği kanun yollarında, davacının talep konusu olan ve kanun yolu başvurusuna konu kararın hüküm fıkrası haline gelen hak ya da hukuki durumdan vazgeçmesi de, davalının kanun yolu başvurusunu sürdürmekteki menfaatini tartışmalı kılabilir. Yargıtay, bu hali, temyiz isteminin incelenmesine usulen engel oluşturan hukuki olgu olarak kabul etmektedir[17]. Son değişiklikten (7251s.K., md.29) önce; temyiz aşamasında feragati, temyiz başvurusunun reddi sebebi kabul eden[18] Yargıtay kararları bulunduğu gibi; davadan feragatin temyiz incelemesine usulen engel olması sebebiyle, kararın bozulmasını gerektirdiği yolunda kararları[19] da bulunmakta idi.  

B) İDARİ DAVALAR BAKIMINDAN:

Özel hukuk davalarında, davanın konusunu, mahkemeden olan, davanın türüne göre, maddi hukuka ilişkin bir hak ya da bir hukuki durumun hüküm altına alınması yolundaki davacı isteği oluşturmasına ve bu talepten (usuli haktan) veya talebin konusu olan hak ya da hukuki durumdan feragatin, yargılamanın her aşamasında, yargılamayı sona erdirici etki yaratabilecek nitelikte olmasına karşın; konusu ve tarafların bu konu üzerindeki tasarruf yetkileri ile verilen kararın hukuki sonuçları bu davalardan farklı olan idari davalarda, benzer feragat açıklamalarının, aynı etkiyi gösterebilmesi, yargılamanın bulunduğu aşamaya bağlıdır. Başka deyişle; idari davalarda, (usuli veya maddi hak ya da hukuki durumdan) feragatin, her yargılama aşamasına ilişkin farklı etki ve sonuçları vardır. Bu farklılıkları, aşağıda, salt iptal davalarında verilen kararların hukuk düzenindeki etkilerinin özellikleri bakımından, idari dava türüne[20] göre incelemeye çalışacağız.

1) İptal Davaları Bakımından:

İptal davasında, davanın konusu; idari işlemin unsurlarından biri veya birkaçıyla hukuka aykırılığı ileri sürülerek iptaline hükmedilmesi talebidir. Bu davaların davalısı, dava süresince, karar verildikten sonra kesinleşinceye kadar; hatta, kesinleştikten sonra da, hukuka aykırı işlemini (belli koşullara uymak ve kazanılmış haklara uygun davranmak suretiyle) geri alma yetkisine sahiptir. Davacı için durum farklıdır. İdari işlem hakkında verilmiş iptal kararı olmadığı sürece (dava aşamasında ve davanın reddi halinde kanun yollarında), davanın konusu olan talebinden vazgeçmesine herhangi bir engel bulunmamaktadır. Kurulan hükmün davanın reddi yolunda olması durumunda; davacının idari işlemin iptali talebi, varlığını karardan sonra da sürdürür. Ancak; bu talebin yargı önüne yeniden gelebilmesi, ilk derece mahkemesi kararının istinaf aşamasında kaldırılmasına veya istinafta (ivedi yargılama usulünde ve Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda, ilk derece idari yargı yerince) verilecek aynı yoldaki kararın temyizde bozulmasına bağlı olur. Başka anlatımla; istinaf başvurusunda bulunan davacı, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması talebinde bulunmakla, gerçekte, kararın kaldırılmasından sonra ilk davadaki talebi doğrultusunda karar verilmesini sağlamayı amaçlamış olmaktadır. Temyiz aşamasında ise, davacı, bu amacını, duruma göre, ilk derece mahkemesinin/istinaf mahkemesinin kararının bozulması talebinde bulunarak sağlamayı ummaktadır. Bu bakımdan; ilk derece mahkemesinin dava sonunda kurduğu hükmün davanın reddi yolunda olması durumunda; davacının talep sonucunun (idari işlemin iptaline hükmedilmesi isteğinin), istinaf aşamasında, istinaf; temyiz aşamasında da, temyiz talebinin gerisinde, yargılamanın son aşamasına kadar, varlığını sürdüre geldiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle; o aşamalarda, davacının talep sonucunun; istinafta, mahkeme kararının kaldırılması ve idari işlemin iptaline karar verilmesi; temyizde, istinaf mahkemesinin/ilk derece mahkemesinin kararının bozulması (ve -ivedi yargılama usulünde ve Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalarda- dava konusu işlemin iptaline karar verilmesi) olmak zorundadır. Bu aşamalarda, davacının istinaftan ya da temyizden vazgeçmesi, kanun yolu başvurusuna konu kararın kesinleşmesini sağlayacağından; bu kararla reddedilen talep sonucundan da vazgeçmesi sonucunu yaratır. Dolayısıyla; davanın reddine dair kararın kanun yolu başvurusundan feragat suretiyle kesinleşmesiyle, davanın ilk derecede feragat nedeniyle sonlandırılması arasında hukuki sonuçları bakımından fark bulunmamaktadır. Zira; ilk derecede feragat de, dava reddedilmiş gibi sonuç doğurur. Bu bakımdan; ilk derecedeki davası reddedilen davacının kanun yollarında davadan feragat beyanında bulunması halinde, istinaf merciince, istinafın; temyiz merciince de, temyiz başvurusunun, konusunun kalmadığı gerekçesiyle, karar verilmesine yer olmadığı kararı ile sonlandırması, feragatten beklenenin sağlanması için, yeterli olur. Böyle durumlarda; davacının davadan feragat başvurusunun/beyanının ilgili kanun yolu başvurusundan feragat olarak nitelendirilmesi, yargılama hukukuna ve bu hukukla ilgili bir talepten vazgeçmeyi ifade eden “feragat” sözcüğünün teknik anlamına en uygun çözüm olduğunu düşünüyoruz[21]

 Gerçekte; idari yargıda, feragatin zamanı ve yargılama hukuku yönünden ortaya çıkan sorun, davanın reddi kararları dolayısıyla değildir; dava konusu işlemin iptaline ilişkin kararlar dolayısıyladır. Başka deyişle; sorun, davayı kaybeden tarafın kanun yollarında, davadan vazgeçmesinden kaynaklanmamaktadır; davayı kazananın, karşı tarafın yaptığı kanun yolu başvurusu devam ederken, kazandığı davadan vazgeçmesi ile ilgilidir. Böyle bir olasılık, iptal davalarında, ilk derece mahkemesi (ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak dava hakkında karar verilmesi halinde, istinaf mercii) kararının dava konusu işlemin kısmen veya tamamen iptaline ilişkin olması; davalı idarenin de, bu kararın veya kararın iptale ilişkin hüküm fıkrasının kaldırılması/bozulması talebiyle kanun yolu başvurusunda bulunması halinde mümkündür.

İdari yargı yerlerince verilen iptal kararının, öğretide ve uygulamada kabul edilen, iki sonucu vardır:

a)  İptal Kararının “Kendiliğinden” Olan Sonuçları:

İptal kararının ilk sonucu, “kendiliğinden” olan etkisiyle ilgilidir. Bu sonuç, iptal edilen idari işlemin yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden kalkmasıdır. İdari işlem iptal kararı ile birlikte yalnızca hukuk düzeninden kalkmaz; ayrıca, hiç yapılmamış hale de gelir. Dahası; hiç yapılmamış hale gelmesinin sonucu olarak, iptal edilen idari işlemin yapıldığı tarihten önceki hukuki durum, kendiliğinden, geri gelir. Bu açıklamaya göre; iptal kararının, idari işlem ve davacının hukuki durumu üzerinde, kendiliğinden olan üç etkisi bulunmaktadır: 1) İdari işlemi hukuk düzeninden kaldırıcı etkisi. 2) Bu durumu, idari işlemin yapıldığı tarihe/ana götürücü etkisi (geriye yürüme etkisi). 3) İdari işlemin yapıldığı tarihten önceki hukuki durumu geri getirici etkisi (Örneğin, memurun memuriyet, öğrencinin öğrencilik statüsünün hiç kesintiye uğramamış; sanatkârın çalışma izninin hiç iptal edilmemiş; yürürlükten kaldırılan yönetmeliğin hiç yürürlükten kaldırılmamış hale gelmesi gibi). Tüm bu etkiler, iptal kararının verildiği tarihte, kendiliğinden doğar. Bu etkilerin doğabilmesi için, davalı idarenin herhangi bir işlem ya da eylem yapmasına gerek yoktur. Aksine; davalı idare, bu etkilerin doğmasını engelleyici davranışta bulunmamakla yükümlüdür. Başka deyişle; iptal kararının kendiliğinden olan bu etkileri üzerinde, istisnai durumlarda Yasama Organının müdahalesi[22] ve üst idari yargı yerinin kararı hukuka aykırı bularak kaldırması/bozması dışında, herhangi bir idare, kurum, kuruluş ve kişinin; hatta, kararı veren yargı yerinin tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. İptal kararının kendiliğinden etkisinin doğabilmesi, davacının başvurusuna da bağlı değildir. Davacının da, kendiliğinden olan bu etki üzerinde tasarruf yetkisi yoktur.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 307’nci maddesinde yapılan tanımı, feragatin usuli bir hakka ilişkin olduğunu göstermektedir. Bu anlamda; iptal davalarında davacının usuli hakkı, menfaatini ihlal eden bir idari işlemin iptali konusunda karar verilmesini mahkemeden isteme hakkı olduğundan: feragat açıklaması, davacının, bu hakkından vazgeçtiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla; davacının bu hakkı/bu hakkı üzerinde tasarruf yetkisi bulunduğu sürece, feragat açıklamasında bulunmasına hukuken herhangi bir engelin olmaması gerekir. Esasen; davacının bu hakkı üzerindeki tasarruf yetkisini, bu hakkın konusu olan taleple başlayan ve henüz sonuçlanmayan yargılama süresince; başka deyişle, anılan talebi hüküm altına alınıncaya kadar, usul hukuku yönünden sonuç doğuracak şekilde, kullanabildiğinde de kuşku bulunmamaktadır. Davanın karara bağlanması ve kararın da idari işlemin iptali yönünde olması halinde ise; davacının talep sonucu, artık üzerinde tasarruf edilebilecek bir usuli hakkın konusu olmaktan çıkıp, kararın hüküm fıkrası haline gelmiş olmaktadır. Davacının; yalnızca, iptal hükmünün hukuk düzenindeki sonuçları üzerinde sınırlı tasarruf yetkisi vardır. Bu sınırlı tasarruf yetkisi, iptal kararının, aşağıda açıklanacak olan, ikinci sonucu; yani, davalı için getirdiği işlem ya da eylem yapma yükümlülükleri ile ilgilidir. Davacının, iptal kararının kendiliğinden olan sonucu üzerinde, bu hüküm fıkrasının kaldırılması/bozulması için kanun yollarına başvurma dahil, herhangi bir tasarruf yetkisi bulunmamaktadır.

İptal kararının kendiliğinden olan etkileri, düzenleyici/genel idari işlemler yönünden; aynı durumda olan herkesin yararlanmasına olanak veren hukuki durum yaratır (objektif sonuç). Davacıyla aynı durumda bulunan üçüncü kişilerin, davacının feragat iradesini açıkladığı tarihe kadar, bu sonuçlardan gereği gibi yararlanmış olmaları da mümkündür. Örneğin; imar planındaki belli kat üzerinde izin vermeyen hükmün iptal edilmesinden yararlanılarak, çok sayıda inşaat yapılmış olabilir. Sınavda hatalı sorunun iptali üzerine, evvelce sınavı kazanamayan diğer adayların da sınavı kazanmaları ve okula kayıtlarını yaptırıp, feragat tarihine kadar birkaç sınıf okumuş olmaları mümkündür. Mezun bile olmuş olabilirler. Bir eşyanın GTİP numarasını belirleyen Tarife hükmünün iptali üzerine, çok sayıda ithalat gerçekleştirilmiş olabilir. Katma değer vergisi oranlarını artıran Cumhurbaşkanı kararının iptalinden çok sayıda vergi mükellefi yararlanıp, geçen zaman içinde, eski oranlar üzerinden vergi ödemiş olabilirler. Bu konuda daha sayısız örnek verilebilir.  Öte yandan; bireysel işlemlerin iptaline dair kararlar genel olarak yalnızca davacının hukukunu ilgilendiren (sübjektif) etkiler yaratan kararlar olmakla birlikte; kimi durumlarda, üçüncü kişilerin haklarını da etkileyebilirler. Örneğin; bir kamu görevine yapılan atamanın adaylardan biri tarafından açılan dava sonunda iptal edilmesinin yarattığı hukuki sonuçtan, diğer adayların da yararlanmaları böyledir.

İptal kararının kendiliğinden olan etki ve sonuçlarının yarattığı tüm bu durumların geçersiz sayılması, ancak, iptal kararının hukuk düzeninden kaldırılmasıyla mümkündür. Hukuk düzenimizde bunu yapabilecek tek merci, kararı veren mahkemenin bağlı olduğu üst idari yargı yeridir (Duruma göre; bölge idare mahkemesi veya Danıştay). Bu da, davalı idarenin, kararın kaldırılması/bozulması isteğiyle süresinde ve usulüne uygun olarak, kanun yollarına başvurması halinde olabilecek bir durumdur. Bu bakımdan; davalı idarenin yapmış olduğu başvuruda, karşı taraf (pasif taraf) konumunda olan davacının (davadan) feragat beyanına, kanun yolu başvurusuna konu iptal kararının kaldırılması/bozulması sonucunu yaratacak (kanunda olmayan) güç tanınması; 1) İdari yargı yerlerinin iptal kararlarının davacıların o yönde irade beyanında bulunmaları durumunda hukuka aykırı hale gelecekleri; başka deyişle, hukuka uygunluklarının davacılarının iradesine bağlı olduğu anlamına gelir. Daha açıkçası, davacının hüküm kurulduktan sonra ortaya çıkan feragat iradesi, kanunda olmayan yeni bir hukuka aykırılık sebebi niteliğini kazanmış olur. Üstelik; diğer tüm hukuka aykırılık sebepleri, hüküm kurulmadan veya hükmün kurulması sırasında ortaya çıkan sebepler olmalarına karşın, feragat iradesi, geçmişe yürüyerek etki yapan hukuka aykırılık sebebi olarak ortaya çıkar. 2) Davacıların iradelerine, davalı idareye; örneğin, Cumhurbaşkanına; hatta Yasama Organına tanınmayan, iptal kararlarını, yukarıda açıklanan tüm sonuçlarıyla; yani, üçüncü kişilerin hukuklarını da etkileyerek şekilde, etkisiz kılabilme gücü tanındığı anlamına gelir. 3) Dahası; hukuka aykırılığı iptal kararı ile ortaya çıkan idari işlemin, yeniden, hem de iptal kararının yukarıda örnek verilen tüm sonuçları geçersiz sayılarak, hukuk düzenine dönmesini sağlayacağından; Anayasanın idareye tanımadığı, hukuka aykırı işlem yapabilme irade ve yetkisi, idare edilen durumundaki, davacının feragat iradesine tanınması sonucunu yaratır. Özellikle de; davacının iradesine, kural koyucu (normatif) nitelikteki (tüzük, Cumhurbaşkanı kararı, yönetmelik gibi) düzenleyici işlemlerin, idari yargı yerince, hukuka aykırı görülerek, iptallerine karar verildikten sonra; İdari Yargılama Hukuku ilkelerine göre, iptal kararı ile birlikte, yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden kalktığı kabul edilen düzenleyici işlemin, yeniden yürürlüğe konulmasını sağlama; dolayısıyla, kural koyma gücü tanınması gibi, açıklanması, mevcut hukuk ilkeleriyle, olanaksız sonuçlara neden olması kaçınılmaz olur. Bu nedenledir ki; Danıştay, eski kararlarında, ilk derece mahkemesinde lehine karar verilen davacının, davalı idarece yapılan başvuru üzerine başlayan temyiz aşamasında, davadan vazgeçmesinin hukuki sonuç doğurmayacağına karar vermiştir[23]. Danıştay’ın kimi dava daireleri de, sonuçları yalnızca davacıyı ilgilendirmeyen; aynı durumda bulunan çok sayıda idare edileni etkileyebilir nitelikte (objektif) olan iptal davalarında, davacının davadaki son isteminden; yani dava konusu işlemin iptali isteminden vazgeçmiş olmasının sonuç doğurmayacağı görüşündedir. Bu görüşte olanlara göre; doğru olan, uyuşmazlık konusu olay hakkında, kamu yararı ve bireysel yarar ölçütünün belirlenmesinden sonra, feragat hakkında karar verilmesidir. Zira; bireysel yararın söz konusu olduğu durumlarda, ihlal edilen kamunun hukuku değil, bireyin kendi hukukudur. Kendi hukuku üzerinde mutlak tasarruf yetkisi olan bireyin, davasından feragatinde herhangi bir kısıtlama düşünülemez. Kamu yararının ağır bastığı davalarda ise, davacı, salt kendi yararını ilgilendiren davalardaki kadar serbest değildir. Örneğin; imar planının iptali istemiyle açılan, objektif nitelikli davadan davacının feragatinde kamu yararı yoktur[24]. Dolayısıyla; bireysel bir hakkın ihlali iddiasıyla açılan davalar dolayısıyla, davacı, ilk derece mahkemesinde, lehine karar verilmiş olsa dahi, davanın karara bağlanmasından sonra, hatta kanun yolları aşamasında (itiraz/istinaf, temyiz ve, o tarihte, kararın düzeltilmesi aşamalarında) davasından vazgeçebilme olanağına sahiptir. Buna karşılık; kamu yararı ağır basan davalarda, bu mümkün değildir. Oysa; yapmış olduğumuz açıklamalar, davadan feragatle davacının kendi maddi hakkı ve hukuki durumu ile ilgili feragatin sonuçlarının farklı olduğunu; ilk derece mahkemesinde lehine karar verilen davacının, davalı idarenin geldiği kanun yollarında, davasından feragat beyanında bulunmasının ve bu beyana hukuki sonuç tanınmasının (ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasının/bozulmasının) yaratacağı sorunların çözümünün bireysel yarar-kamu yararı karşılaştırmasında aranmasının doğru olmadığını; çözümün, İdari Yargılama Hukukuna özgü kurallarda olduğunu göstermektedir[25].

Sonuç olarak; bize göre, ilk derece mahkemesindeki davası lehine sonuçlanan davacının, dava karara bağlandıktan sonra kayıtlara geçen “davadan” feragati, iptal kararının kendiliğinden olan etkileri bakımından herhangi bir hukuki sonuç doğurucu nitelikte değildir. Böyle bir feragat, ancak ilk derece davasının kısmen veya tamamen reddedilmesi halinde, istinaf veya temyiz hakkından ya da başvurusundan vazgeçme gibi sonuç doğurur. Kanun yollarında davacının feragat beyanında bulunması ise, istinaf veya temyiz başvurusunda bulunmuş olması koşuluyla, ancak bu başvuruyla ilgili olabilir (istinaftan feragat, temyizden feragat gibi)[26].

b) İptal Kararının Davalı İdareyi Yükümlendirici Sonuçları:

İptal kararının ikinci sonucu;idareye iptal kararının gereklerine uygun olarak işlem ya da eylem yapma yükümlülüğü getirmesiyle ilgilidir. Örneğin; görevine son verilen memurunun, görevine ataması, inşaat izni reddedilen idare edilene inşaat izni verilmesi, sürücü belgesine el konulan sürücünün belgesinin geri verilmesi, tarh işlemi iptal edilen mükellefin ödediği vergilerin iadesi gibi. İptal kararının bu sonucu da, karar tarihinde, kendiliğinden doğar. Ancak; hukuk düzeninde etkilerini gösterebilmesi, idarenin, iptal kararının gereklerine uygun olarak eylem ya da işlem yapmasına bağlıdır.

Dava sonunda karar verildiğinde davacının talebi olan “iptal” sonucu, hüküm halini alır. Hükme kadar, iptal talebiyle menfaat ilişkisinin kurulmasını sağlayan hak ya da hukuki durum ise; hükümden sonra, davalı idarece için, idari usul kuralları uyarınca, yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüğe; davacı için ise, yargı kararından doğan bir talep hakkına dönüşür. Bu hakkın yerine getirilmesi, iptal davalarında, davacının herhangi bir başvurusuna gerek olmaksızın, İdari Yargılama Usulü Kanununun 28’inci maddesinin ilk fıkrası uyarınca, davalı idareye ait bir yükümlülüktür. Davalı idare, bu yükümlülüğünü, kararın kendisine tebliğinden itibaren en geç otuz gün içerisinde yerine getirmek zorundadır. Bunun için, herhangi bir başvuruya gerek bulunmamakla birlikte; davacının, kararın gereklerinin yerine getirilmesi için idareye başvuruda bulunmasına herhangi bir engel de yoktur. Aynı şekilde; davacının, idareye başvuruda bulunarak, iptal kararının gereği olan idari işlem ya da eylemin yapılmasını isteme hakkında vazgeçmesi de mümkündür. Ancak; davada hüküm verildikten sonra yapılan bu tür bir vazgeçme, karara bağlanan davadaki talebin sonucundan değil; kararın sonuçlarından yararlanma hakkından feragat niteliğindedir. Dolayısıyla da; davacının bu yolda yapacağı yazılı beyanın, yalnızca, davalı idareyi, anılan maddede yazılı yükümlülük ve sorumluluklarından kurtarıcı etkisi olur; mahkemece iptal edilen idari işlemin kendiliğinden olan sonuçları üzerinde herhangi bir etkisi olmaz. Örneğin; davacının, belediyeye vermiş olduğu dilekçeyle inşaat izni talebinden vazgeçmiş olması, yargı yerince iptal edilen, inşaat izni verilmesi isteğinin reddine ilişkin, işlemi hukuka uygun hale getirmez. İşlem, yine de hukuka aykırı işlemdir ve iptal kararı, üst idari yargı yerince, hukuka aykırı görülerek kaldırılıncaya/bozuluncaya kadar hiç doğmamış halde kalmaya; iptal kararı da, var olmaya devam eder. İptal kararı var olmaya devam ettiği sürece de, kanun yollarında yapılacak incelemenin konusu var demektir. Kanun yollarında yapılacak incelemenin konusunun var olması ise; hukuka bağlı idare anlayışı içerisinde faaliyetlerini hukuka uygun olarak yürütmek durumunda olan davalı idarenin, hukuka uygun olarak yaptığını düşündüğü işlemini iptal eden yargı kararının kaldırılması/bozulması istemiyle başlattığı kanun yolu başvurusunun devamında menfaatinin olduğunu gösterir.

Öte yandan; davacının, iptal kararının gereklerinin yerine getirilmesini talep hakkından feragat etmiş olması, kararın kaldırılmasını gerektirecek bir hukuka aykırılık nedeni olmadığı gibi, İdari Yargılama Usulü Kanununun 49’uncu maddesinde sayılan bozma sebepleri arasında da sayılmamıştır. Yani; davacının bu beyanı, kararın kaldırılmasını/bozulmasını, hukuka/kanuna uygun olarak, sağlayamaz. İptal kararı, davacının söz konusu feragatine karşın varlığını sürdürmekte olduğuna göre, üzerinde hukuka uygunluk (istinaf/temyiz) denetiminin yapılmasına usulen engel bir olgunun varlığı da söylenemez. Söz konusu feragat, ancak, iptal kararının, üst yargı yerince, bu feragat dikkate alınmaksızın, hukuka uygunluk (istinaf/temyiz) denetimi yapılarak, kaldırılması/bozulması sonucu davaya dönülmesi halinde, yargılama hukuku bakımından, etki doğurabilecek niteliktedir. Ancak; bu koşulla, anılan feragatinin, davacının davanın konusu ile olan menfaat ilişkisini kesebilmesi mümkündür. Bu halde ise; dava, konusuz kaldığı için değil, davacının davanın konusuyla menfaat ilişkisi kesildiği için reddedilir.

2) Tam Yargı Davaları Bakımından:

Tam yargı davaları İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesinin 1’inci fıkrasının (b) bendinde; idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır. Bu davalar, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 105’inci maddesinde, davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkûm edilmesinin istenildiği davalar olarak tanımlanan eda davalarına benzediği kabul edilir. Davanın konusunu oluşturan talep sonucu bakımından, bu benzetme doğrudur. Ancak; eda davalarının yargılaması Hukuk Muhakemeleri Kanununun kurallarına tabi iken; tam yargı davaları, İdari Yargılama Usulüne tabidir. İki farklı yargılama usulüne tabi olmanın sonucu olarak, davacıların, talep sonuçları üzerindeki tasarruf serbestilerinde de farklılıkların olması doğaldır. İlk derece mahkemesinde görülen davada; davacıların hem talep sonucu üzerinde, hem de hüküm altına alınması istenilen maddi hak üzerinde tam bir tasarruf serbestileri vardır. Dolayısıyla; dava hakkında karar verilinceye kadar, talep sonucundan feragat ile, hüküm altına alınması istenilen maddi haktan feragat, yargılama hukuku yönünden aynı sonucu doğurur. Feragat sebebiyle, dava konusuz kalır. İlk derece mahkemesindeki davanın reddi halinde, kanun yollarında, davacının davadan feragati ile kanun yollarından feragati de, tıpkı iptal davalarında olduğu gibi, aynı sonucu yaratır; kanun yolları ile ilgili davacının başvurusunun reddine karar verilmesi, feragatten beklenilen sonucun alınması için yeterlidir. Tam yargı davasının kabulü halinde; davacının, davalı idarenin yapmış olduğu başvuru üzerine başlatılan kanun yolu incelemeleri aşamasında, kararın sonuçlarından yararlanma hakkından feragati ise; davalı idarenin, kanun yolu başvurusunu sürdürmekte herhangi bir maddi yararının kalmaması sonucunu yaratır. Bu sonuç; objektif sorumluluğun söz konusu olduğu durumlarda, davalı idarenin kanun yolu başvurusu ile olan menfaat ilişkisini sona erdirir. Hizmet kusurunun söz konusu olduğu durumlarda ise; kusurlu davranışının olmadığını yargı yoluyla kanıtlama olanağının davalı idareye tanınması gerekir.

III – EK KARAR MÜESSESESİ VE İDARİ YARGIDA UYGULANABİLİRLİĞİ:

Hukuk Muhakemeleri Kanununun Beşinci Kısmının İkinci Bölümünün “Hükmün Tashihi ve Tavzihi” olan başlığı, 28.7.2020 gün ve 31199 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 22.7.2020 gün ve 7251 sayılı Kanunun 26’ncı maddesiyle, “Hükmün Tashihi, Tavzihi ve Tamamlanması” olarak değiştirilerek, aynı Kanunun 27’nci maddesiyle de, bölüme, “Hükmün Tamamlanması” başlıklı, 305/A maddesi eklenmiştir. Madde, aynen, “(1) Taraflardan her biri, nihaî kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde, yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda, ek karar verilmesini isteyebilir. Bu karara karşı kanun yoluna başvurulabilir.” şeklindedir. Görüldüğü üzere madde, yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesinin gerekli olmasına rağmen, hakkında kısmen veya tamamen karar verilmeyen hususlarda, taraflara ek karar isteminde bulunma ve bu yolla kararda eksik kalan yönleri tamamlattırma hakkı tanımaktadır. Konumuz yönünden; ilk derece mahkemesinde yapılan feragat ve kabul beyanlarının kararda karşılanmaması, anılan değişiklikten önce, bir hukuka aykırılık hali olarak, verilen kararın bozulmasını gerektiren nedendi. Değişiklikle birlikte; bu bozma sebebi/hukuka aykırılık hali, tarafların, süresi içerisinde yapacakları, ek karar taleplerinin konusu haline gelmiş olmaktadır.

Bununla birlikte; İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinin 1’inci fıkrasında, Hukuk Muhakemeleri Kanununun ne söz konusu bölümüne, ne de “Hükmün tamamlanması” başlıklı 305/A maddesine gönderme vardır. Bu bakımdan; idari yargı yönünden, anılan hukuka aykırılık hali, ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılması/bozulması sebebi olmaya devam etmektedir. Başka deyişle; Hukuk Muhakemeleri Kanununun 305/A maddesinin, bu yönüyle, idari yargıda uygulama yeri bulunmamaktadır. İdare yargıç; dava sırasında yapılan feragat veya kabul beyanını görmeksizin davayı esastan karara bağlaması halinde; davanın tarafları, hükmün tamamlanması için, anılan maddede yazılı süre içerisinde, mahkemeye başvuruda bulunmuş olsalar dahi, hükmünü ek karar yoluyla feragat/kabul doğrultusunda tamamlamak olanağından mahrum bulunmaktadır. Böyle bir durumda; davanın feragat/kabul sebebiyle konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığı şeklinde sonlandırılması, ancak, kanun yollarına başvurulması ve üst yargı yerinin de kararı kaldırması/bozması koşuluyla, kararı kaladıran istinaf merciince veya kararı bozulan mahkemece olanaklıdır.

Bu bakımdan; maddenin konumuzu ve idari yargı yerlerini ilgilendiren yönü, hukuk Muhakemeleri Kanununun, “Feragat ve Kabulün Zamanı” başlıklı, 310’uncu maddesine 7251 sayılı 29’uncu maddesiyle eklenen 2 ve 3’üncü fıkralarında ek karar müessesesine yapılan gönderme dolayısıyladır.

Maddeye eklenen ilk fıkra (2.fk), “Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir” hükmünü; ikinci fıkra (3.fk) ise; “Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir” hükmünü içermektedir. Görüldüğü üzere; söz konusu fıkralar, dava hakakında hüküm kurulmasından sonra, kanun yollarında yapılan feragat ve kabul beyanları dolayısıyla yapılacak işlemleri düzenlemektedir. Yani; feragat ve kabul müesseselerinin nitelik, koşul ve hukuki sonuçlarıyla değil, feragat ve kabul beyanlarının kanun yollarında olması halinde, üst yargı yerlerinin ne yapmaları gerektiğine ilişkindir. Bu bakımdan da; bir feragat ya da kabul hükmü değil, Hukuk Muhakemeleri Kanununun feragat ve kabulle ilgili bölümünde yer almalarına karşın, kanun yollarına ilişkin yargılama kuralıdır. Yapılan düzenlemelerin gerekçesinde de, kanun yollarında feragat veya kabul beyanı üzerine kararın bozularak mahkemeye gönderilmesi suretiyle oluşan usul ekonomisine aykırılığın önüne geçilmesinin amaçlandığı söylenmektedir. Bu gerekçenin, istinaf aşaması için doğru olduğu; ancak, temyiz aşaması için, temyize konu kararın bozularak dosyanın mahkemeye gönderilmesiyle, ek karar verilmek üzere dosyanın mahkemeye gönderilmesi arasında usul ekonomisi yönünden fark olmadığı görüşündeyiz[1].

Hukuk Muhakemeleri Kanunun 310’uncu maddesine eklenen söz konusu fıkralarda yer alan düzenlemelere göre, feragat ve kabul;

  1. İlk derece mahkemesince dava hakkında karar verildikten/hüküm kurulduktan sonra; fakat, dosyası istinaf veya, duruma göre, temyize gönderilmeden önce yapılmış olabilir. Bu durumda; mahkeme, dosyayı, kanun yolu incelemesine göndermeksizin, feragat ve kabul doğrultusunda ek karar verir.
  2. Dosya istinafa gönderildikten sonra yapılmışsa; feragat veya kabul doğrultusundaki karar, istinaf merciince (bölge adliye mahkemesince) verilir.
  3. Dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa; Yargıtay, temyiz incelemesi yapmaksızın, dosyayı, feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilmek üzere, hükmü veren mahkemeye gönderir.

7251 sayılı Kanunla yapılan değişikliklerin yürürlüğe girmesinden sonra, Danıştay dava daireleri, 310’uncu maddenin 2 ve 3’üncü fıkralarının gerekçelerini de yazarak, temyiz aşamasında yapılan (davadan) feragat beyanları üzerine, dosyaların, bu beyanlar doğrultusunda ek karar verilmek üzere, kararı veren mahkemeye gönderilmesi yolunda kararlar vermeye başladılar.  Kararlar incelendiğinde görüleceği üzere; dosyanın gönderileceği mahkeme konusunda birlik bulunmamaktadır. Kimi kararlarda, temyize konu kararı (ilk derece mahkemesi veya istinaf kararı) veren mahkemeye[2]; kimi kararlarda da, temyize konu kararı veren istinaf mahkemesine değil, ilk derece mahkemesine[3] gönderilmektedir. Bölge idare mahkemeleri ise, kendileri ek karar vermektedir[4].

Yine, anılan kararlar incelendiğinde görüleceği üzere; gerekçe olarak, yalnızca, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 310’uncu maddesine 7251 sayılı Kanunla eklenen fıkraların gerekçelerine dayanılmaktadır. Kararların hiçbirinde, İdari Yargılama Usulü Kanunun 31’inci maddesinin ilk fıkrası ile, bizim, Hukuk Muhakemeleri Kanununun düzenlemelerinin idari yargılama usulünde uygulanabilirliği ile ilgili olarak yapmış olduğumuz açıklamalar çerçevesinde (uygulanır ya da uygulanmaz şeklinde) bir yorum yapılmış değildir. Dahası; konu, bizim yukarıda yapmış olduğumuz üzere, dava türleri, konuları ve bu davalarda verilen kararlar üzerinde tarafların tasarruf yetkileriyle ilgili olarak yapılmış bir tartışma da yoktur. Oysa; Hukuk Muhakemeleri Kanununa ilişkin yeni bir düzenlemenin, kendisine özgü yargılama usulü kuralları olan, idari davada uygulanmasından önce yapılması gereken ilk şey, bu olmalıydı.

Bu konulardaki tartışmayı, yukarıda örneklerini vermiş olduğumuz, eski kararlarda görmekteyiz. 7251 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra ise; yalnızca, İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 14.10.2020 gün ve  E:2020/1094, K:2020/1856 sayılı kararında görüyoruz. Karar, aynen, şöyle söylemektedir: “… Sonuç olarak, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinde belirli konularda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmış ise de, bu hükmün, idari davaların nitelikleri dikkate alınarak ve idari dava türleriyle bağdaştığı ölçüde uygulanabileceğinin kabulü gerekir.

Medeni usul hukuku açısından da geçerli olan bu sorunlar adli yargıda 6100 sayılı Kanun’un düzenlemeleri çerçevesinde hükmün tamamlanması kurumu için öngörülen usul uygulanarak çözülebilecektir. Ancak gerek 2577 sayılı Kanun’un 31. maddesinde gerekse feragate ilişkin düzenlemelerde hükmün tamamlanması müessesesine atıf yapılmadığından, idari yargı mercilerinin 6100 sayılı Kanun’un 305/A maddesinde yer alan hükmün tamamlanması müessesesini ve bu düzenlemenin uygulanma usulünü gösteren 306. maddesini uygulama imkanı bulunmamaktadır. Zira, idari yargılamada hakimin adli esaslardan ilham alabileceği genel olarak kabul edilebilir ise de, Danıştayın 05/02/1954 tarih ve E:1952/154 K:1954/33 sayılı içtihadı birleştirme kararında, HUMK’nın idari yargıda uygulanabilecek olan hükümlerinin “hasren tayin ve tahdit edilmiş” bulunduğu görüşünden hareketle HUMK’nın yollama yapılmayan hükümlerinin idari yargıda uygulanamayacağına içtihat edilmiş ve bu anlayış 2577 sayılı Kanun döneminde de Danıştay içtihatları üzerindeki etkisini sürdürmüştür. Nitekim benzer bir yaklaşımla, Anayasa Mahkemesinin 12/06/2008 tarih ve E:2004/103, K:2008/121 sayılı kararında da, 2577 sayılı Kanun’un 31. maddesinde sayılan hususların sınırlı olarak belirlendiği vurgulanmaktadır.

Bu noktada, 6100 sayılı Kanunda yapılan değişikliklerin idari yargılamada uygulanabilirliğini tespit ve tayin bakımından yeni düzenlemelerde yer alan ek karar müessesesi üzerinde durulması önem arz etmektedir. Zira anılan hükümlere göre, feragatin temyiz aşamasında gündeme gelmesinden sonra temyiz mercii gönderme kararı vererek dosyayı mahkemesine gönderecek ve mahkeme tarafından feragat hakkında bir ek karar verilecektir. Oysa idari yargılama usulünde ek karar müessesesi düzenlenmemiştir. Bunun doğal sonucu olarak, feragat hakkında verilecek ek kararın hangi usul ile alınacağı, kanun yollarına tabi olup olmayacağı, tabi olacaksa bunun süresi gibi pek çok konuda ek karar müessesesi ile 2577 sayılı Kanun’un çelişmesi sonucu çeşitli sorunlar gündeme gelecektir.

Belirtilen bu durumlar karşısında, idari yargılama hukukunda ek karar müessesesinin yer almaması ve bu kurumun adli yargıda mevcut olan bir kısım sorunu ortadan kaldırmak amacıyla düzenlenmiş olduğu dikkate alındığında, 6100 sayılı Kanun’un 310. maddesinin 3. fıkrasının idari yargılama hukukunda uygulama imkanının bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.”.

Karar, Hukuk Muhakemeleri Kanununun hükümlerinin, idari yargıda, ancak İdari Yargılama Usulü Kanununda yapılan göndermelerle sınırlı olarak uygulanabilirliği olduğunu; gönderme yapılan bu hükümlerin de, idari davaların nitelikleri dikkate alınarak ve idari dava türleriyle bağdaştığı ölçüde uygulanabileceğinin kabulü gerekeceği; adli yargıda mevcut kimi sorunların ortadan kaldırılması amacıyla getirilen ek karar müessesesine ise, herhangi bir gönderme olmadığını; bunun doğal sonucu olarak, ek karar müessesesinin, hangi usulün uygulanacağı, kanun yollarına tabi olup olmayacağı ve süresi gibi pek çok konuda, İdari Yargılama Usulü Kanunu ile çeliştiğini; bu nedenle, idari yargıda uygulanamayacağını söylemektedir. Gerçekten; bir an için, kanun yollarında yapılan feragat/kabul beyanları dolayısıyla ek karar müessesesinin idari yargıda uygulanabilirliğini kabul etsek dahi; Hukuk Muhakemeleri Kanununun 305/A maddesine yapılmış bir göndermenin olmaması sebebiyle, bu ek kararın ilk karar üzerindeki etkisinin ne olacağı, ilk kararı hukuk düzeninden kaldırıp kaldırmayacağı, kanun yollarının bu kararlara karşı açık olup olmayacağı ve süreleri konularındaki sorular yanıtsız kalmaktadır. Bu soruların ilişkin olduğu sorunların, İdari Yargılama Usulü Kanunun, açıklama ve yanlışlıkların düzeltilmesine ilişkin 29 ve 30’uncu maddelerinin düzenlemeleriyle giderilmesi de mümkün değildir. Esasen; hukuk usulünde de mümkün olmadığından, Hukuk Muhakemeleri Kanununun, ”Hükmen Tavzihi ve Tahsihi” olan bölüm başlığının, 7251 sayılı Kanunla, “Hükmün Tashihi, Tavzihi ve Tamamlanması” olarak değiştirilmesine ve bölüme 305/A maddesinin eklenmesine ihtiyaç duyulmuştur.

Bize göre; Kurul’un bu kararı, olması gereken yönünden doğru ve yerinde bir karardır. Ancak; yine bize göre, kararın gerekçesine kimi eklemelerin yapılması gerekebilir. Zira; yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere; Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanununun 310’uncu maddesinin 2 ve 3’üncü fıkralarındaki düzenlemeler, feragat ve kabulü düzenleyen bölümde yer almış olmalarına karşın; gerçekte, bu müesseselerin nitelikleri, koşulları ve hukuki sonuçları ile ilgili değildir; kanun yollarıyla ilgilidir. Kanun yollarında, davadan (talep sonucundan) kısmen veya tamamen feragat beyanında bulunulması ya da davacının talep sonucuna kısmen veya tamamen muvafakat edilmesi hallerinde ne yolda işlem yapılacağı ile ilgilidir. Başka deyişle de; ilk derecede görülmekte olan davanın karara bağlanmasından; yargı yerinin elini dosyadan çekmesinden sonraki aşamada yapılacak işlemlerle ilgilidir. Bu aşama ise; kanun yolu aşamasıdır. Bu bakımdan; düzenlemelerin olması gereken yerleri de, Kanunun feragat ve kabulle ilgili bölümü değil, kanun yollarına ilişkin bölümleridir.

İdari Yargılama Usulü Kanunun 31’inci maddesinin ilk fıkrasında Hukuk Muhakemeleri Kanununa yapılan gönderme, maddelere yapılan göndermeler değildir; müesseselere yapılan göndermedir. Dolayısıyla; anılan fıkranın, feragat ve kabul müesseselerine yapmış olduğu gönderme; bu müesseselerin, İdari Yargılama Usulü Kanunununda yapılan göndermenin amacıyla ve idari yargılama usulünün özellik ve nitelikleriyle uyuşmayan veya İdari Yargılama Usulü Kanununda ayrıca düzenlenen konuları düzenleyen maddelerine de yapılmış sayılamaz. Kanun yolları, İdari Yargılama Usulü Kanununda, 45 ve devamı maddelerde, ayrıca düzenlenmiştir. Kanunun 31’inci maddesinde, bu yollarla ilgili olarak, Hukuk Muhakemeleri Kanununun kanun yollarında yapılacak işlemlere ilişkin hükümlerine herhangi bir gönderme de yoktur. Bu bakımdan; feragat ve kabul müesseselerine yapılan göndermeden hareketle, anılan Kanunun 310’uncu maddesinin, gerçekte, birer kanun yolu düzenlemesi olan, feragat ve kabul beyanlarının kanun yollarında yapılması halinde ne yolda işlem yapılmasının gerektiğini söyleyen 2’nci ve 3’üncü fıkralarının, idari davalarda uygulanması kabul edilemez.

Ayrıca; yukarıda değinildiği üzere, İdari Yargılama Usulü Kanununda, hükmün tamamlanması (ek karar) müessesine yapılmış bir gönderme yoktur. Dolayısıyla; ilk derece mahkemesinde dava devam ederken yapılan feragat veya kabul beyanı görülmeksizin davanın esasının karara bağlanması durumunda; ilk derece idari yargı yerinin, ilk derece adli yargı yerinden farklı olarak, bu hatasını, ek karar yoluyla giderme olanağı bulunmamaktadır. Bu hatanın, ancak, kanun yollarında giderilmesi mümkündür. Bu ise; kararın istinafta kaldırılması veya temyizde bozulması suretiyle sağlanabilir niteliktedir. Bu bakımdan; idari yargıca yargılama sırasında yapmış olduğu söz konusu hata sebebiyle tanınmayan ek karar verme yetkisinin, hüküm kurulduktan sonra ve kanun yollarında yapılan feragat ve kabul beyanları dolayısıyla tanınmasının, ek kararın mahiyeti, ilk karar üzerindeki etkisi ve kanun yollarına tabi olup olmadığı konularında yeni sorunlara yol açması kaçınılmazdır. İdari yargılama usulünün kural ve özelliklerine uygun olarak sorun çözme yerine, yeni usul sorunlarının kaynağı olmaya elverişli böyle bir uygulamanın, Kanun koyucu’nun, adli yargıda olduğu gibi, sorun giderme amacıyla açıklanabilmesi mümkün değildir. Bu açıklanması olanaksız durum da; Kurul kararında söylenildiği gibi, ek karar müessesesinin idari yargıda uygulanmasının yeri olmadığını göstermektedir.

IV- SONUÇ:

Sonuç olarak söylemek gerekirse; Hukuk Muhakemeleri Kanununda yapılan her düzenlemenin, her iki yargılama usulünün oluşumunda etkili uyuşmazlık türleri, nitelikleri ve gerekleri,  İdari Rejim kuralları ve bu kuralların kamu idaresine tanıdığı güç ve yetkiler, bu güç ve yetkiler kullanılarak yapılan işlem ve eylemlerin hukuka uygunluklarının denetiminin şekillendirdiği yargılama kurullarının özellikleri; dava türleri, konuları ve bu davalarda verilen kararların hukuk düzeninde yarattığı sonuçların farklılıkları göz önünde bulundurmaksızın, idari davalarda uygulanması doğru bir yaklaşım değildir. Bu tür yaklaşımlarla, pratik çözümler üretebilirsiniz; ama, ürettiğiniz çözümün hukuksal temellerini açıklayamazsınız. Hukuksal temelleri açıklanamayan pratik çözümler ise, çözüm değildir. Bu yaklaşım, bize, başka bir şeyi daha göstermektedir: İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinde, sözü edilen yargılama müesseseleri için, farklı yargı düzenlerinin yargılama usullerine gönderme yapılması yönteminden vazgeçilme zamanını gelmiş ve de geçmiştir. Bu müesseseler, İdari Yargılama Usulü Kanunu içerisinde, uyuşmazlıkların, iki farklı yargı düzeninin olmasını gerektiren, ihtiyaç ve özellikleri ile tabi oldukları hukuki rejimlerin farklılıkları göz önünde bulundurularak ayrıca düzenlenmelidir.

Not: Yazının yayımlanmasından sonra, gelen tepkileri de dikkate alarak, metnin ek kararla ilgili bölümüne açıklayıcı nitelikte ekleme ve değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Okuyucunun anlayışla karşılayacağını umuyorum. Teşekkürler.


[1] Dahası, asıl hüküm ile tamamlanan hükümlerin ayrı ayrı kesin[1]leşmesi ve iki ayrı ilâm gibi icraya konulması bakımından usul sorunları yaratacağı konusunda eleştiriler vardır. Bkz. Hakan PEKCANITEZ/ Prof. Dr. Oğuz ATALAY/ Prof. Dr. Muhammet ÖZEKES, “Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair 7251 Sayılı Kanun Hakkında Değerlendirme”, TBB Dergisi, 2020 (150) sh.283.

[2]Dan.2.D., 17.2.2021, E:2021/129, K:2021/211; Dan.6.D., 2.3.2021, E:2017/3283, K:2021/2730; Dan.6.D., 16.3.2021, E:2021/176, K:2021/3828; Dan.6.D., 3.10.2021, E:2018/8819, K:2020/10203; Dan.8.D., 17.12.2020, E:2020/7088, K:2021/5803 Dan.9.D., 23.12.2020, E:2020/5959, K:2020/6184; Dan.13.D., 25.2.2021, E:2021/430, K:2021/721.

[3]  Dan.13.D., 23.11.2001, E:2020/2773, K:2020/3287.

[4] Samsun BİM. 2.VDD, 17.12.2020,  E:2020/396.


[1]Davadan feragat

MADDE 307– (1) Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir.”

[2] “(3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder.”

[3] Yr.10.HD, 6.7.2017, E:2017/1823, K:2017/5530, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html:Çekişmeli yargıda kural olarak “tasarruf ilkesi” geçerlidir ve taraflar dava konusu üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilirler. Bu suretle davaya son verilebilmesinin bir yöntemi davadan feragattir ve anılan kurum Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun 307 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.”.

[4] 107’nci maddenin gerekçesi: Kural olarak, davacı her davadan hiçbir kayda tâbi olmaksızın feragat edebilir. Ancak “Cumhuriyet savcısının davada yer alması” başlıklı 75 inci maddenin üçüncü fıkrasında gösterildiği üzere, Cumhuriyet savcısının yer aldığı dava ve işler üzerinde taraflar serbestçe tasarruf edemeyeceklerinden, bu nevi davalarda davacının feragat etmesi sonuç doğurmaz.”.

[5] “Kabul, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda hüküm doğurur.”

[6]  Yr.12.HD, 18.1.2017, E:2016/21962, K:2017/565, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-308-davayi-kabul.html: “İhalenin feshi istemi, HMK’nun 308/2. maddesinde belirtilen tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri bir dava olmadığına göre, ihalenin feshi davalarında davayı kabul mümkün olup, kabulün sonuç doğurması için, borçlu tarafından yapılan şikayette hem alacaklı hem de ihale alıcısının davayı kabul etmesi gerekir.”; Yr.1. HD, 27.9.2018, E:2015/15852, K:2018/12928: Kabulün geçerli olabilmesi için, davanın konusunun kamu düzeniyle ilgili olmaması; ayrıca, davaya taraf olmayanların haklarını etkileyebilecek istek içermemesi koşulunu arayan karar.

[7]   Yr.3.HD, 5.9.2018, E.2018/3718, K:2018/8069, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: Davadan feragatin, temyiz isteğinden feragat yanında daha geniş kapsamlı olduğu aşikardır. Zira, temyiz isteğinden feragat halinde temyiz dilekçesinin reddine karar vermekle yetinilecek, diğerinde ise davadan feragatin yukarıda açıklanan hukuki niteliği gereği, bu konuda karar verilmek üzere mahkeme kararı bozulacaktır.”; Yr.10.HD, 19.9.2018, E.2016/10187, K:2018/6693, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: Aynı yolda karar.

[8]    Dan. 13.D., 8.10.2019, E:2019/2854, K:2019/2944, Danıştay Kararlar Dergisi, Y.2019, S.3, sh.329: : Davadan feragatin, salt bir usûl işlemi olmanın ötesinde, mahkeme önünde talep edilen haktan vazgeçmeyi içeren maddî hukuk işlemi olma yönünün de bulunduğu; feragat nedeniyle mahkemelerce verilen kararların davanın reddi yönündeki kararlarla aynı doğrultuda hukukî sonuçlar doğurduğu; feragat iradesinin maddî anlamda kesin hüküm gibi sonuç doğurduğu ve mahkemelerce feragat başvurusu hakkında verilen kararların da kesinleşme ile şeklî anlamda kesin hüküm niteliği kazandığı hk.

[9]     “Cumhuriyet savcısının davada yer alması

 MADDE 70- (1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça öngörülen hâllerde, hukuk davası açar veya açılmış olan hukuk davasında taraf olarak yer alır.

(3) Cumhuriyet savcısının yer aldığı dava ve işler üzerinde taraflar serbestçe tasarruf edemezler.”

[10] Yr.3.HD, 5.9.2018, E.2018/3718, K:2018/8069, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: “Zira, temyiz isteğinden feragat halinde temyiz dilekçesinin reddine karar vermekle yetinilecek…”

[11] Hukuk Muhakemeleri Kanununun 108’inci maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca açılan inşaî dava sonunda mevcut bir hukuki durumun ortadan kaldırılması halinde dahi, aynı maddenin 3’üncü fıkrası uyarınca, kanunda aksi belirtilmedikçe, ortadan kaldırılan hukuki durumun tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesi mümkün değildir. Dolayısıyla; mevcut hukuki durumun ortadan kaldırılması sonucu doğan yeni hukuki durum, yargıcın eseridir.

[12]   İdari davalarda, davacının maddi hukuka ilişkin hak ya da hukuki durumu, onunla davadaki talep arasında menfaat ilişkisinin kurulmasını sağlayan; doğrudan veya dolaylı olarak, iptali istenilen idari işlemin konusu da ilişkin olabilen (örneğin; vergi, para cezası, emekliye sevk, faaliyetten men gibi) unsurdur.,

[13]    Dan.7.D., 16.4.2012, E:2011/3105, K:2012/3131, Danıştay Dergisi, S.131, 2012, sh.459: Kararın düzeltilmesi aşamasında davadan feragatin mümkün olduğu; Dairenin kararının kaldırılarak, feragat doğrultusunda karar verilmek üzere mahkeme kararının bozulması gerektiği hk.

[14] Yr.1.HD, 12.9.2018, E.2016/1030, K:2018/12216, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: “Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun 11.04.1940 gün ve 70 sayılı ve Hukuk Genel Kurulu’nun 21.11.1981 gün ve 1981/2-551 sayılı kararları uyarınca, hükümden sonra ortaya çıkan ve temyiz incelemesine engel oluşturan davadan feragat bakımından…”

[15]   Yr.3.HD, 5.9.2018, E.2018/3718, K:2018/8069, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: Davadan feragatin, temyiz isteğinden feragat yanında daha geniş kapsamlı olduğu aşikardır. Zira, temyiz isteğinden feragat halinde temyiz dilekçesinin reddine karar vermekle yetinilecek, diğerinde ise davadan feragatin yukarıda açıklanan hukuki niteliği gereği, bu konuda karar verilmek üzere mahkeme kararı bozulacaktır. Aynı zamanda verilen bu iki dilekçenin birbirinin devamı niteliğinde olduğu ve davadan feragatin, bir yerde temyizden feragat isteğini de içereceği, dolayısı ile temyiz incelemesinde davadan feragat isteği esas alınarak çözüme ulaşılması gerekmektedir. (Aynı ilke, HGK’nun 19.12.2012 günlü ve 2012/13-1369 E. 2012/1221 K. sayılı ilamında da benimsenmiştir.).”

[16]  Dava sonunda karar verildiğinde davacının talep sonucu, hüküm halini alır. Hükme kadar, kanun ya da sözleşme gereği olan dava yoluyla talep hakkı (talep sonucu), dava yoluyla talep edilebilen hakka ya da hukuki duruma ilişkin olduğu halde; hükümden sonra, hükümden doğan/hükme dayanan bir talep hakkına dönüşür. Bu hakkın kullanımı da, icra daireleri vasıtasıyla olur. Başka deyişle, hükümle birlikte, davanın konusu olan bir talep sonucundan değil; hüküm altına alınan bir hakkın talebinden/icra yoluyla tahsilinden söz edilir.

[17] Yr.10.HD, 18.9.2018, E:2016/10287, K: 2018/6693, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html: “… somut olayda davadan vazgeçildiği (feragat edildiği) bildirdiğinden, hükümden sonra ortaya çıkan ve temyiz incelenmesine usulen engel oluşturan bu hukuki olgu çerçevesinde, davacının 7143 sayılı Yasadan yararlanmak amacıyla davadan feragat ettiği gözetilerek yeniden inceleme yapılmak üzere mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekmektedir.”

[18] Yr.11.HD, 14.7.2017, E:2016/9832, K:2017/4108, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html

[19] Yr.10.HD, 6.7.2017, E:201701823, K:2017/5530; Yr.10.HD, 18.9.2018, E:2016/10287, K: 2018/6693, https://barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-307-davadan-feragat.html

[20]  Dan. İDDK., 14.10.2020, E:2020/1094, K:2020/1856; “Sonuç olarak, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinde belirli konularda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmış ise de, bu hükmün, idari davaların nitelikleri dikkate alınarak ve idari dava türleriyle bağdaştığı ölçüde uygulanabileceğinin kabulü gerekir. Bu bağlamda, huzurdaki uyuşmazlıkta davacıların davadan feragat etmeleri üzerine ne şekilde hareket edileceğinin, yukarıda yer verilen ilke ve tespitler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir”.

[21]  Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu, 8.7.2006 gün ve E:2006/175, K:2006/184 sayılı kararında, daha önce aynı Kurul tarafından verilen bozma kararına uyularak davası reddedilen davacının, bu karara karşı temyiz isteminde bulunarak, uyuşmazlığın daha sonra yürürlüğe giren yasa ile halledildiğinden bahisle, davasından feragat ettiği yolundaki dilekçesini; bozma kararına uyularak verilen ilk derece mahkemesi kararlarına karşı yapılan temyiz başvurusunun yalnızca bozma kararına uygunluk açısından inceleneceği; bu nedenle, bu aşamada, davacının “davadan feragatinin”, temyizden feragat olarak nitelendirilebileceği gerekçesiyle, temyiz istemi hakkında feragat sebebiyle karar verilmesine yer olmadığına karar vermiş bulunmaktadır. Bu karar, bizim, yukarıda, Pozitif Hukuk bakımından, yapmış olduğumuz değerlendirmeye doğrulamaktadır. Geçmişte, Yargıtay’ın, bu durumda, temyiz istemini reddeden kararları (Yr.11.HD, 14.7.2017, E:2016/9832, K:2017/4108)olduğu gibi, temyize konu kararı bozup, feragat konusunda karar verilmek üzere dosyayı, kararı bozulan mahkemeye gönderdiği kararları (Yr.10.HD, 6.7.2017, E:201701823, K:2017/5530) da olmuştur.

[22]   Not: Hukuk devletlerinde, yasama organları, son derece istisnai telafi edici kimi durumlar dışında, yargı kararlarının etkilerinin doğmasını engelleyici veya yargı kararlarını ortadan kaldırıcı müdahalelerde bulunamazlar.

[23]     İlk derece idari yargı yerinde lehine karar verilmesi sebebiyle temyize gelmeyen davacının, temyiz aşamasında, ilk derece idari yargı yerindeki davasından feragat etmesinin hukuki sonuç doğuramayacağına dair kararlar: Dan.9.D., 3.12.1985, E: 1985/1197, K: 1985/1666, Danıştay Dergisi, S. 62-63, sh.391; Dan.9.D., 6.2.1987, E: 1985/478, K: 1985/356; Dan.9.D., 27.9.1994, E: 1994/62, K: 1994/3627, Danıştay Dergisi, S. 90, sh.965; Dan.3.D., 30.1.1986, E: 1985/571, K: 1986/293, Danıştay Dergisi, S. 64-65, sh.109; Dan. İDDGK., 27.10.1989, E: 1989/379, K: 1994/3624, Danıştay Dergisi, S.90, sh.70; Dan.6.D., 22.11.1989, E: 1989/1461, K: 1989/2244; Dan.6.D., 4.10.1993, E: 1993/3213, K: 1993/3889; 6.D., E: 1994/484, K: 1994/1873, Danıştay Dergisi, S. 90, sh.707; Dan.10.D., E: 1991/838, K: 1992/4454, Danıştay Dergisi, S. 87, sh.569. Aksi yoldaki kararlar: Dan.3.D., E: 1991/258, K: 1991/3082, Danıştay Dergisi, S. 84-85, sh.195; Dan.3.D., 15.9.1994, E:1994/3486,  K: 1994/2719; Dan.5.D., 16.12.1986, E: 1986/367, K: 1986/1427;  Dan.7.D., 18.9.1985, E: 1985/262, K: 1985/1739; Dan. VDDGK., E: 1994/347, K: 1994/373; Dan. İDDGK., 27.10.1995, E: 1995/765, K: 1995/742; Dan.6.D., 27.9.1994, E: 1994/2278, K: 1994/3246.

[24]     Dan. İDDGK., 21.10.2004, E:2004/745, K:2004/861, Danıştay Kararlar Dergisi, Y.3, S.6, 2005, sh.48: Nazım planının ilgili bölümünün iptali istemiyle açılan davanın reddine dair Daire kararının Genel Kurulca, üstün kamu yararı gözetilerek, bozulması üzerine, kararın düzeltilmesi aşamasında, davacının davadan feragat edemeyeceği hk.; Dan.2.D., 28.9.2004, E:2004/2046, K:2004/653, Danıştay Kararlar Dergisi, Y.3, S.6, 2005, sh.83; Dan.6.D., 20.10.1992, E: 1991/1158, K: 1992/3795: Davanın karar bağlanmasından sonra verilen feragat dilekçesinin, işleme konulamayacağı hk.; Dan.6.D., 13.12.1995, E: 1995/6702, K: 1995/5075. Karar, temyiz aşamasında, davadan feragat dolayısıyla verilmiştir; ancak, Dairenin feragat konusundaki görüşünü yansıtması bakımından önemlidir. Not: Daire, son yıllarda vermiş olduğu bir kararında, bu görüşünden vazgeçmiş görünmektedir. Daire, 18.12.2020 gününde oyçokluğuyla vermiş olduğu, E:2020/6923, K:2020/13165 sayılı kararında, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 19.10.2020, E:2019/3471, K:2020/404 ve 27.2.2020, E:2019/2396, K:2020/526 sayılı kararlarına da gönderme yaparak. Feragat etmenin davacıların yasal hakkı olduğu; idari yargıda her davada feragat edilebileceği; yorum yoluyla bu hakkının elinden alınmasının, idari yargıyı kamu savcısı haline getirebileceği görüşünde olmuştur. Muhalif kalan üyeler ise, kamu yararı ölçütünün esas alınması gerekeceği yönünde oy kullanmışlardır. Herkesin açmış olduğu davadan, talep sonucu üzerinde tasarruf edebileceği yargılama aşamasında, feragat etmeye kuşkusuz hakkı bulunmaktadır. Ancak; Dairenin bu görüşü, idari yargının varlık nedeninin, idarenin faaliyetlerinin hukuka uygunluğunun denetimi olduğu; hukuk devletlerinde idarenin faaliyetlerinin hukuka uygun olmasında her idare edilenin menfaatinin bulunduğu; dava koşulu olarak menfaat ihlalinin, anılan denetimin yalnızca idari işlemin muhatabı olan idare edilenler için kişisel bir hak olduğu için değil idari yargı yerlerinin iş yükü altında çalışamaz duruma gelmemeleri için arandığı; iptal davalarında verilen kararların üçüncü kişilerin hukukunu da etkileme gücü bulunduğu gerçeği ile uyuşmamaktadır. Dahası; idari yargıda, ilk derece mahkemesince dava hakkında karar verilmesinden sonra davadan feragatin mümkün olmayacağı yolundaki saptama, bir yorum değil; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 14.10.2020 gün ve E:2020/1094, K:2020/1856 sayılı kararında, “Sonuç olarak, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinde belirli konularda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmış ise de, bu hükmün, idari davaların nitelikleri dikkate alınarak ve idari dava türleriyle bağdaştığı ölçüde uygulanabileceğinin kabulü gerekir. Bu bağlamda, huzurdaki uyuşmazlıkta davacıların davadan feragat etmeleri üzerine ne şekilde hareket edileceğinin, yukarıda yer verilen ilke ve tespitler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir” şeklinde açıklanan değerlendirmeden ibarettir.

[25] Dan. İDDK., 14.10.2020, E:2020/1094, K:2020/1856.

[26] Dan. 13.D., 6.2.2012, E:2011/1489, K:2012/271. Not: Daire, bu kararında, hem davadan, hem de temyizden feragat eden davacının bu isteğini, temyizden feragat edilmesi nedeniyle davadan feragatin incelenemeyeceği gerekçesiyle, temyizden feragat olarak alıp, temyiz istemi hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir.

[27]  Dan.2.D., 17.2.2021, E:2021/129, K:2021/211; Dan.6.D., 2.3.2021, E:2017/3283, K:2021/2730; Dan.6.D., 16.3.2021, E:2021/176, K:2021/3828; Dan.6.D., 3.10.2021, E:2018/8819, K:2020/10203; Dan.8.D., 17.12.2020, E:2020/7088, K:2021/5803 Dan.9.D., 23.12.2020, E:2020/5959, K:2020/6184; Dan.13.D., 25.2.2021, E:2021/430, K:2021/721.

[28]  Dan.13.D., 23.11.2001, E:2020/2773, K:2020/3287.

[29] Samsun BİM. 2.VDD, 17.12.2020,  E:2020/396.