HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNUNUN HÜKÜMLERİNİN İDARİ DAVALARDA UYGULANABİLİRLİĞİ

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddenin 1’inci fıkrasında, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda;

a – Hâkimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde;

b – Ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükununu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde;

c – Elektronik işlemler ile ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşma icrasında;

Hukuk Usulü Muhakeme Kanununun hükümlerinin uygulanacağını söylemektedir.

Görüldüğü üzere; fıkrada, Hukuk Muhakemeleri Kanununa yapılan gönderme, sınırsız ve mutlak değildir. Bu Kanunun; hatta, kanunun gönderme yapılan müesseselerine ilişkin düzenlemelerinin idari davalarda uygulanabilmesi, 31’inci maddenin kendisinden ve İdari Rejim ile idari yargı denetiminin özelliklerinden kaynaklanan, aşağıda açıklayacağımız, sınırlara tabidir:

1 – 31’inci maddenin ilk fıkrasında Hukuk Muhakemeleri Kanununa yapılan gönderme, her şeyden önce, anılan Kanunun tümüne değildir[1]. Gönderme; yalnızca, fıkrada yazılı yargılama usulü müesseselerine yapılmıştır; yani, bu müesseselerle sınırlıdır. Hukuk Muhakemeleri Kanununun fıkrada göndermede bulunulan müesseseleri dışında kalan müesseseleri, idari davada uygulanmaz. Özel hukuk uyuşmazlıklarıyla idari uyuşmazlıkların çözümünün farklı yargılama usulü kurallarına tabi olmasının nedeni; “İdari Rejim”in idareye tanıdığı kamu gücünün kullanılmasından doğan uyuşmazlıkları konu edinen idari davaların, gerçekte, hukuka bağlı idare anlayışı çerçevesinde, idarenin hukuka uygunluğunun denetiminin yargısal yöntemleri olması ve bu davalarda uygulanan idari yargılama usulü kurallarının bu rejimin gereklerine göre biçimlenmiş bulunmasıdır. Bu gerekler, aynı zamanda, Hukuk Muhakemeleri Kanununun, İdari Yargılama Usulü Kanununda, göndermede bulunulan müesseselerine ait kuralların, idari davalarda, hangi ölçüde ve nasıl kullanılacağını da belirlemektedir:

a) İdari Rejim, kamu idaresine, özel hukuk gerçek ve tüzel kişilerinin; hatta, özel hukuk tüzel kişisi gibi davranmak durumunda olan kamu idarelerinin/kamu tüzel kişilerinin/devlet kurumlarının, aralarındaki ilişkilerde, sahip olmadıkları, tek yanlı irade açıklamasıyla hukuki durum yaratabilme yetkisi vermektedir. Bu yetki kullanılarak yaratılan uyuşmazlıkta (idari uyuşmazlıkta), kamu idaresi, uyuşmazlığın diğer tarafıyla (idare edilenle) eşit konumda değildir. Bu bakımdan; idari yargılama usulünün, eşit kişiler arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan yargılama usulü kurallarından farklı olarak, bu eşitsizliğin/eşitsizlikten kaynaklanan olumsuz sonuçların giderilmesini sağlamaya elverişli kuralları vardır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu, yargıcın re’sen yapabileceği işlemlere ilişkin, çok az sayıdaki, kurallar dışında, yürütülmesi davanın taraflarına ait olan yargılama usulüne ilişkin kuralları düzenlemektedir. Oysa; İdari Yargılama Usulünde, dava, idari yargıç tarafından yürütülür. En önemlisi, bu yargılama usulünde, “Re’sen Araştırma İlkesi” geçerlidir. Hukuk mahkemesi yargıcının sahip olmadığı bu yetkinin idari yargıca verilmesinin nedeni, uyuşmazlığı çıkaran taraf olan kamu idaresinin, dava konusu idari faaliyetin hukuka uygunluğunu kanıtlayıcı belge ve bilgilere sahip olma bakımından, uyuşmazlığın diğer tarafı olan idare edilenlere göre avantajlı durumda olmasıdır. İdari yargıç, yukarıda söylediğimiz gibi, tarafların istemleriyle bağlı olmakla birlikte; maddi ve hukuki gerçeğe ulaşmak için hangi bilgi ve belgeye ihtiyaç olduğuna kendisi karar vererek, gerekli her türlü bilgi ve belgeyi kendiliğinden araştırabilir; gerekli kişi ve kuruluşlardan, tarafların istemleri, hatırlatmaları ve başka biçimde yönlendirmeleri olmaksızın, isteyebilir, getirtebilir. İdari yargıç, tarafların getirmiş oldukları kanıtlarla bağlı değildir.

b) Özel hukuk uyuşmazlıklarında; uyuşmazlığın kaynağı, ya bir yasa ya da sözleşme hükmüdür. Yargıçtan; dava türlerine göre, bu yasa veya sözleşme hükmüne aykırı davranışın sonuçlarının giderilmesine ya da bunlardan kaynaklanan bir talep hakkının varlığına ve gereğinin yerine getirilmesine/davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya ya da yapmamaya mahkûm edilmesine (HMK. md.105); bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesine (HMK. md.106/1); yeni bir hukuki durumun yaratılmasına veya mevcut bir hukuki durumun içeriğinin değiştirilmesine ya da ortadan kaldırılmasına (HMK. md.108/1) karar verilmesi istenilir. Yargıç, tarafların getirdikleri delillere ve maddi olayın niteliğine dayanarak, talep hakkında hüküm kurar. Yargıcın kurmuş olduğu hüküm, istisnai durumlar dışında, daha önce var olmayan, yeni bir hukuki durum yaratır. Örneğin; dava sonunda verilen kararla, davalının belli bir miktar paranın borçlusu olması; karardan önce evli olan kişinin bekar statüsüne geçmesi; bir şirketin tasfiye halinde şirket sayılması gibi. Hükümle yaratılan bu hukuki durum, yargıcın eseridir. Oysa; İdari Yargı’da en yaygın dava türü olan iptal davalarına konu (idari) uyuşmazlıklarda, adli yargıcın dava sonunda yarattığı hukuki durum, İdari Rejimin gereği, idare tarafından, kendisine özgü bir hukuk dalı olan idare hukukunun vermiş olduğu yetki/ kamu gücü ayrıcalıkları kullanılarak yaratılır. İdare, yaratacağı hukuki durumu dayandıracağı maddi olayı (maddi sebebi), bizzat kendisi, kendi idari yetkisine dayanarak, araştırır, tespit eder ve nitelendirir. Bu inceleme ve araştırması sırasında, bunun için gerekli her türlü hukuki aracı kullanma yetkisi idareye aittir. İdare, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kuralını (hukuki sebebi) da, kendi tespit eder, kendi yorumlar ve maddi olaya kendi uygulayarak, idare edilenin muhatabı olduğu yeni hukuki durumu kendisi yaratır. Örneğin; bu yeni hukuki durumun gereği, idare edilen, Devlete karşı belli miktar paranın borçlusu haline gelebilir, bir para cezası ya da disiplin cezasının muhatabı olabilir, bir faaliyetten yasaklanabilir ya da bir haktan mahrum kılınabilir. İdari uyuşmazlık dediğimiz uyuşmazlık, idarenin yarattığı bu hukuki durumdan doğar. İdari davada, gerçekte, idari yargıç tarafından, kamu idaresinin idari rejimin gereklerine uygun olarak yaratmış olduğu bu hukuki durum yargılanır. Bu uyuşmazlıkta yargıca düşen, idarenin yarattığı hukuki durumun, hukuka uygunluğunu yargısal yöntemlerle tespitinden ibarettir. Yargıç, bu tespitinden sonra, idarenin yarattığı hukuki durumun hukuka uygunluğuna ya da aykırılığına karar verir. Bu yargılamasında, idarenin yerine geçip, onun yapmadığı ya da eksik bıraktığı araştırma ve incelemeyi, bizzat, yapma yetkisine sahip değildir. İdari yargıç, idarenin almadığı idari kararı alma, hukuka aykırı gördüğü idarenin işlemi yerine hukuka uygun olanını yapma yoluna da gidemez. İdarenin işlemini hukuka aykırı bulması halinde, yapabileceği tek şey, onu iptal etmekten ibarettir. İdari yargıcın iptal hükmü, hukuk düzeninde daha önce var olmayan tamamen yeni bir hukuki durum yaratmaz; sadece, idari işlemin idarece tesisinden önce var olan hukuki durumun geri gelmesini sağlar[2].

Görüldüğü üzere; özel hukuk uyuşmazlıklarında adli yargıcın gerçekleştirdiği yargılama, yeni bir hukuki durum yaratıcı sonucu bakımından, İdari Rejimin kendisine tanıdığı yetkiyi kullanan idarenin, idari işlem tesisinde izlediği idari prosedüre benzemektedir. İdari yargıcın idarenin tesis ettiği idari işlem üzerindeki hukuka uygunluk denetimi ise, özel hukuk uyuşmazlıklarında adli yargıcın vermiş olduğu karar üzerindeki temyiz denetiminin benzeridir. Bu yargısal denetim şekillerinden ilki, daha önce bir idari makam tarafından; diğeri de, adli yargı yerince, kendi yetkilerinin kullanılmasına ilişkin usul kuralları uygulanarak yaratılan (biri idari işlem, diğeri yargı kararı olan) hukuki durumlar üzerinde gerçekleştirilen hukuka uygunluk denetimidir.

İşlevleri farklı olan iki farklı yargılamanın kurallarının aynı olması beklenemez. Aksine; bu farklılık, zorunlu olarak, farklı hedeflere ulaşılmasını sağlayacak usul kurallarının da farklı olmasını gerektirir. Tıpkı; hukuki durum yaratılmasında, idarenin uyguladığı yöntemin adli yargıcın uyguladığı yöntemden; hukuka uygunluk denetiminde, temyiz merciinin yönteminin ilk derece yargıcının uyguladığı yöntemden farklılığı gibi.

Bu bakımdan; her iki yargılamaya ait kuralların, yargılamanın konusu olan uyuşmazlığın kaynağının niteliğine, davanın taraflarının bu uyuşmazlığın doğuşunda ve yönetimindeki etki ve konumlarına, uyuşmazlığın çözümü için yargıcın sahip olduğu yetkilerin özellik ve kapsamına ve vereceği kararın hukuk düzenindeki sözünü ettiğimiz sonuçlarına göre şekillenmiş olması gerekir. Bu şekillenme; idari yargılama usulü yönünden, kuvvetler ayrılığı ilkesi ile idareye kamu gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamasıyla hukuki durum yaratma yetkisi veren İdari Rejimin gerekleriyle ve idari uyuşmazlığın kaynağı olan idari faaliyetin gerçekleştirilmesi sırasında uygulanan yöntemlerle uyumlu; idarenin kullandığı yetkiler ve bu yetkilerin kullanılış biçiminin, bu yöntem ve yetkiler kullanılarak tespit edilen maddi sebeple bu sebebe dayanılarak yaratılan hukuki durumun gerçeğe, hukuka ve kamu yararına uygunluğunun denetlenmesini kolaylaştırıcı kuralların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Örneğin; disiplin hükümlerinin uygulanması gibi, maddi olayın gerçeğe uygun olarak tespiti için tanık dinlenilmesi gereken durumlarda, tanığı, disiplin hükümlerini uygulama yetkisi olan idare dinler. İdari Rejim, bu yetkiyi, idareye tanımıştır. İdari yargıcın yetkisi ise, idarenin dinlediği tanığın tanıklığına dayanılarak uygulanan disiplin cezası kararını konu edinen davada, olayda, tanık dinlenilmesine gerek bulunup bulunmadığı; gerekli ise, dinlenilen tanığın doğru tanık olup olmadığı, tanığa doğru soruların sorulup sorulmadığı ve tanığın vermiş olduğu yanıtların disiplin kabahatinin varlığını ve davacı hakkında uygulanan disiplin cezasını doğrulayıp doğrulamadığı yönlerinden denetimini gerçekleştirmekten ibarettir. Yargıç, bu denetimi sonunda anılan yönlerden aykırılık tespit edecek olursa, dava konusu işlemi, duruma göre, şekil veya sebep unsurundaki hukuka aykırılık nedeniyle iptal etmekle yetinmek zorundadır. Yargıcın, iptal hükmünden öteye geçerek, idarenin dinlemediği ya da yanlış dinlediği tanığı dinlemesi, idarenin sormadığı soruları sorması, idarenin yerine geçerek idari yetki kullanması anlamına gelir. Bu durum ise; hem Anayasanın 125’inci maddesi ile İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesinin 2’nci fıkrasında, “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi” ile İdari Rejimin gereği olarak, idari yargıç için getirilen yasaklamaların ihlalidir. Bu nedenledir ki; İdari Yargılama Usulü kuralları arasında, idari yargıca tanık dinleme yetkisi veren bir kural bulunmamaktadır. Buna karşılık; İdari Rejimin güçlü kıldığı idare karşısında zayıf olan idare edilenin davadaki durumlarını dengelemek için, idari yargıca, adli yargıçta olmayan re’sen araştırma yetkisini tanınmıştır.

c) İdari yargılama usulü, idari uyuşmazlıklarının kaynağının özelliği gereği, yazılıdır. Duruşma, dinlenilme hakkının gereği olarak belli koşulların varlığı halinde, bir kez, yapılır; istisnai niteliktedir. Bu nedenle; sözlü yargılamanın esas olduğu özel hukuk yargılama usulüne ilişkin kuralların, idari yargılama sırasında, aynen uygulanması, her zaman, olanaklı değildir.

d) Adli yargıcın yargılama sonunda vermiş olduğu kararlar, kimi istisnalar dışında, sübjektif/öznel hukuki durumlar yaratırlar. Dolayısıyla; yalnızca, davanın taraflarını ilgilendirirler. Oysa; İdari Rejim’de idarenin idari yetki kullanarak yapmış olduğu idari işlemler, konu unsurları bakımından sübjektif hakka ilişkin olsalar bile, hukuka uygunlukları bakımından tüm idare edilenleri ilgilendirirler. Zira; hukuk devletlerinde, kamu hizmetlerini idari kararlar alarak veya eylemler yaparak yerine getiren kamu idaresinin, bu faaliyetlerinde, hukuk kuralları çerçevesinde kalması/hukuka uygun hareket etmesi, o hukuk düzeninde yaşayan herkesin haklı beklentisidir. Dolayısıyla; kamu idaresinin hukuka aykırı bir idari işleminin hukuk düzeninden yapıldığı tarih itibarıyla çıkarılarak, bu işlemle bozulan hukuk düzeninin onarılmasında/eski hale getirilmesinde; eski hale getirildikten sonra da bu durumun korunmasında, herkesin menfaati bulunmaktadır. İptal davası açabilme koşulu olarak, meşru, güncel ve kişisel menfaat ihlali koşulunun aranıyor olması, bu hukuksal gerçeği değiştiren neden değildir. Anılan koşulun aranmasının sebebi, herkese dava hakkı tanınması (halk davası yolunun açılması) durumunda, idari yargı yerinin iş yükü altında çalışamaz hale geleceği kaygısıdır. Salt bu yüzden; yalnızca, idari işlemin içerdiği hukuka aykırılıktan meşru, güncel ve kişisel menfaati ihlal edilenlere iptal davası açma olanağı tanınmıştır. Danıştay’ın kimi kararlarına göre de; menfaat ihlalinin, yalnızca, davanın açılışı sırasında olması yeterlidir[3]. Bu bakımdan; idari yargı yerince, idarenin yarattığı hukuki durumun hukuka aykırılığının saptanması halinde, iptaline karar verilmesi, yalnızca davanın taraflarını değil, o hukuk düzeninde yaşayan herkesi ilgilendiren bir hukuki sonuç olmaktadır.  Dolayısıyla; İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinin ilk fıkrasında göndermede bulunulan Hukuk Muhakemeleri Kanununun müesseselerine ait düzenlemelerin; örneğin, anılan Kanunun 24’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasında taraflara tanınan dava konusu üzerinde tasarruf yetkisi ile bağlantılı olan talep neticesinden feragat müessesesinin[4], İdari Yargı’da, hukuka bağlı idare anlayışı ile idari yargı denetiminin anılan özelliği ve İdari Rejimin gerekleri de gözetilerek uygulanması doğru bir yaklaşım olur[5].

İdari yargı yerlerince verilen kararlar, verildikleri tarihte, hukuki sonuçlarını doğururlar. İptal edilen idari işlem, yapıldığı tarihten geçerli olarak hukuk düzeninden çıkar; hiç doğmamış hale gelir. Bu sonuç, iptal kararı ile kendiliğinden doğar. Ayrıca; idare için, gereklerinin, kararın kendisine tebliği tarihinden itibaren gecikilmeksizin yerine getirilmesi zorunludur. Bu gerekliliklerin yerine getirilmesi, İdari Rejimin kurallarına göre olur. Kanun yollarına başvurulması, tek başına, bu etkinin doğmasını engelleyemez. Bunun için, üst yargı yerinden yürütmenin durdurulması isteminde bulunulması (İYUK. md.52); üst yargı yerinin de, bu isteği uygun görerek, kararın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş olması gereklidir.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 350 ve 367’nci maddelerine göre de, istinafa ve temyize başvurulması, mahkeme/bölge adliyesi kararının icrasını durdurmaz. Başka deyişle; bu mahkeme kararları da, üst yargı yerince icranın geri bırakılmasına karar verilmedikçe, verildikleri tarihte icra edilebilir niteliktedirler. Ancak; aynı maddelere göre; kişi haklarına, aile hukukuna, taşınmaz mallara ve ayni haklara ilişkin konular[6] ve İcra ve İflas Kanununun 36’ncı maddesinin hükmü uyarınca süre verilmesi gibi çok sayıda istisnası bulunmaktadır. Bu istisnaların çokluğu ve verildikleri tarihte icra edilebilir nitelikte olanların da teminat gösterilmek suretiyle icralarının bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay’ca ertelenebilir olması, adli yargı kararlarının icrasını/hukuki sonuçlarını doğurabilmesini, genellikle, kararın kesinleşmesine bırakmaktadır. İdari yargı kararları ile adli yargı kararlarının hukuki sonuçlarının doğma anının bu farklılığı, doğal olarak, davanın taraflarının davanın konusu/talep neticesi ile ilgili tasarruf olanaklarında da farklılık yaratmaktadır.

2 – İkinci olarak; fıkrada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun/Hukuk Muhakemeleri Kanununun sözü edilen müesseselerine yapılan gönderme, bu müesseselerin tüm kurallarına değildir; İdari Yargılama Usulü Kanununun bu müesseselerle ilgili düzenlemelerinde yer almayan hükümlerinedir. Zira; fıkrada yazılı yargılama usulü müesseselerinin; örneğin, hakimin davaya bakmaktan yasaklılığı, ihbar, yargılama giderleri gibi kimileri için, İdari Yargılama Usulü Kanununda, özel düzenlemeler vardır. Bu müesseselerle ilgili olarak, söz konusu düzenlemeler öncelikle uygulanır. Hukuk Muhakemeleri Kanununun hükümlerine, ancak bu düzenlemelerde hüküm bulunmayan hallerde başvurulur.

3 – Üçüncü olarak; özel hukuk uyuşmazlıklarıyla idari uyuşmazlıklar arasında varlığı yukarıda 2 no’lu başlık altında açıklanan farklılıklar nedeniyle; Hukuk Muhakemeleri Kanununun, 31’inci maddenin ilk fıkrasında göndermede bulunulan müesseseleriyle ilgili hükümlerinin, İdari Yargılama Usulünde hüküm bulunmayan hallerde dahi, müesseseleri açıklarken sırası geldiğinde değineceğimiz üzere, aynen uygulanması doğru değildir. Bu müesseselerinin bir idari davada uygulanması, ancak, ilgili kuralın, İdari Yargılama Usulünün, idari davanın davalı tarafı olan kamu idaresinin kamu hukuku alanındaki faaliyetlerine hâkim olan İdari Rejimin gereklerinden kaynaklanan, kendine özgü özellikleri ve bu usulün idarenin yarattığı hukuki durumun hukuka uygunluğunun yargı organınca denetlenmesine ilişkin olması ile uyumsuzluk göstermemesi koşuluyla olanaklıdır. Başka deyişle; Hukuk Muhakemeleri Kanununun anılan müesseselerine ilişkin hükümlerin bir idari davada uygulanması sırasında, bu hükümlerin, idari yargılama usulünün kendine özgü özelliklerine ve idarenin faaliyetlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesinin gereklerine aykırı sonuçlar yaratıp yaratmadığının araştırılması gerekmektedir. Bu koşul, fıkranın herhangi bir yerinde yazılı değildir; yazılmasına da gerek bulunmamaktadır; yukarıda, idari yargılama hukukunu biçimlendirdiğini açıklamaya çalıştığımız kural ve ilkelerle idari rejimin özelliklerinde içkindir.

4 – Son olarak; Hukuk Muhakemeleri Kanununa yapılmış göndermeler, gönderme yapılan usul müessesesi ile ilgili kararlar için anılan Kanunda (HMK’nda) öngörülen başvuru ve kanun yollarını da kapsamaz. Zira; İdari Yargılama Usulü Kanununda, idari yargı yerlerinin kararlarına karşı gidilebilecek başvuru/kanun yolları ile bu yollarda uygulanacak kurallar, ayrıca, düzenlenmiştir. Kanunda, bu başvuru yolları hakkında hüküm bulunmaması halinde, Hukuk Muhakemeleri Kanununun kanun yollarıyla ilgili hükümlerinin uygulanacağına dair, herhangi bir gönderme de yoktur. Hukuk Muhakemeleri Kanununa, İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinin ilk fıkrasında, yapılan gönderme, gönderme yapılan müessesenin ilgili bulunduğu maddelerde düzenlenen usul müessesesinin salt koşulları, işleyişi ve uyuşmazlık üzerindeki etki ve sonuçları ile ilgilidir. Anılan Kanunun bu işleyiş sonunda müessesesi ile ilgili olarak verilen kararın tabi olacağı itiraz (İYUK. md.27/7) ve kanun yollarını ve bu itiraz ve kanun yollarına yapılacak başvuruları incelemeye yetkili mercileri gösteren düzenlemelerini kapsamaz. Örneğin; İdari Yargılama Usulü Kanununu 31’inci maddesinde, ehliyet konusunda, Hukuk Muhakemeleri Kanuna göndermede bulunmuş; ancak, ehliyetsizlik halinde yapılacak işlemi, kendisi, bizzat 15’inci maddesinde düzenlemiştir. Aynı şekilde; hâkimin davaya bakmaktan yasaklılığını ve reddini gerektiren haller konusunda, anılan maddesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanununa gönderme yapmış; ancak, bu hallerin gerçekleşmesi durumunda, nasıl bir yöntem izlenerek, ne yolda karar verileceğini 56 ve devamı maddelerinde kendisi öngörmüştür. Bu bakımdan; örneğin, gönderme yapılan müesseslere ile ilgili kararlar için, ilgili maddede, en yakın sulh ya da asliye hukuk mahkemesine itirazda bulunulabileceği yolunda yer alan hüküm, uygulamada, kimi zaman yapılanın aksine, idare ve vergi mahkemelerinin aynı müessese ile ilgili kararları için geçerli değildir. Bu mahkemelerin kararlarında, uygulamada, en yakın idare veya vergi mahkemesine itiraz yolunun açık olduğuna dair açıklama yapmaları, bize göre, kıyas niteliğindedir ve Kanuna aykırıdır. Kendisine itiraz başvurusunda bulunulan idari yargı yeri bakımından ise; itirazın incelenip karara bağlanması, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla İdari Yargılama Usulü Kanununun vermediği bir yetkinin kullanılması niteliğindedir. Ayrıca; 2577 sayılı Kanunu yürürlüğe koyan Kanun koyucu’nun, ilk derece idari yargı yerlerinin kararlarına itiraz konusunda, itirazın eş değer bir yargı yerince incelenmesine izin veren bir iradesi de yoktur. Aksine; Kanun koyucu’nun bu konudaki iradesi, Kanunun 27’nci maddesinin, yürütmenin durdurulması isteklerine ilişkin kararlara itiraz müessesesiyle ilgili, 7’nci fıkrası hükmünde, bir üst yargı yeri olarak, açıkça ortaya konulmuştur.

Sonuç olarak; İdari yargıç, Hukuk Muhakemeleri Kanununun gönderme yapılan müesseselerini idari davada uygularken, idari yargılama usulünün özelliklerine ve İdari Rejimin gereklerine aykırı düşmemeye özen göstermelidir.

Bu bakımdan; daha önce, bir meslektaşımızın sormuş olduğu sorulara vermiş olduğumuz yanıtların (3.1.2021-“İdari Yargılama Usulüyle İlgili Sorulara Yanıtlar”) sonunda söylediklerimizi, burada da, yinelemekte yarar görüyorum: İdari yargıda görev yapan meslektaşlarımın, adli yargının yöntemlerine özenmemelerini sağlık veririm. Bunun nedeni; idari yargının varlık nedeninde saklıdır. Eğer; idari yargılama adli yargının yargılama yöntemleriyle yapılabilir olsaydı; esasen, idari yargıya gerek olmazdı. Bu bakımdan; meslektaşlarımın, İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinin 1’inci fıkrasında gönderme yapılan müesseseleri dışında Hukuk Muhakemeleri Kanununa başvurmamalarında; hatta, bu müesseseleri bile, (sözcüğü sözcüğüne değil) idari rejimin gereklerine ve idari yargılama usulünün özelliklerine uygun oldukları ölçüde uygulamalarında yarar bulunmaktadır.


[1]       Dan.9.D., 25.2.1992, E: 1991/1860, K: 1992/607, Danıştay Dergisi, S.86, sh.500: İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinde, HUMK’na göndermede bulunulan haller, tek tek sayılmış olup; bunlar arasında hali sabıka ircanın bulunmadığı; dolayısıyla, idari davada bununla ilgili düzenlemelerin uygulanamayacağı hk; Dan. İDDK, 27.1.2011, E:2010/3538, K:2011/1, Danıştay Dergisi, S.127, Y. 2011, sh.63.

[2] Hukuk Muhakemeleri Kanununun 108’inci maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca açılan inşaî dava sonunda mevcut bir hukuki durumun ortadan kaldırılması halinde dahi, aynı maddenin 3’üncü fıkrası uyarınca, kanunda aksi belirtilmedikçe, ortadan kaldırılan hukuki durumun tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesi mümkün değildir. Dolayısıyla; mevcut hukuki durumun ortadan kaldırılması sonucu doğan yeni hukuki durum, yargıcın eseridir.

[3] Dan.5.D., 13.2.2006, E: 2005/1005, K:2006/455, Danıştay Dergisi, Y.36, S.112, sh.179.

[4] Not: HMK’nun feragat müessesesi ile ilgili hükümlerinin idari yargılama usulünde hangi ölçüde ve nasıl uygulanması gerektiği konusuna ayrı bir yazıda değineceğiz.

[5] Dan. İDDK, 14.10.2020, E:2020/1094, K:2020/1856: İdari Yargılama Usulü Kanununun 31’inci maddesinin 1’inci fıkrasında, Hukuk Muhakemeleri Kanununa yapılan gönderme dolayısıyla bu müesseselerin, idari davalarda, idari dava türleri ve idari davaların özellikleriyle uyuştukları ölçüde uygulanmaları gerektiği; esasen, Danıştay içtihatlarıyla, davaya katılma ve ihbarı, ehliyet, feragat ve kabul konularında, Hukuk Muhakemeleri Kanunun hükümlerinin idari yargılama usulünün kendine özgü nitelikleri dikkate alınarak karar verildiği hk.

[6] Bkz. Emre KURT, “İcrası İçin Kesinleşmesi Gereken Mahkeme Kararları”, https://www.emrekurt.av.tr