AYASOFYA KARARINDA KESİN HÜKÜM SORUNU

Danıştay Onuncu Dairesinin 2.7.2020 günlü (E:2016/16015, K:2020/2595) Ayasofya kararını duymayanın ve gerekçesini öğrenmeyen kaldı mı bilmem. Kararda, davalı idarenin usule ilişkin iki iddiası var. Bu iddialardan biri, davada kesin hüküm olduğu ile ilgilidir. Diğeri iddia ise, davanın idari dava açma süresi geçirilerek açılmış olduğuna ilişkindir. Yargılama hukuku bakımından süre aşımı iddiası, kesin hüküm iddiasından önce gelir. Esasen; kararda da, davalı idarenin süre aşımı iddiası, kesin hüküm iddiasından önce karşılanmıştır. Davada süre aşımı olup olmadığı konusuna, daha önce, başka platformlarda (tweeter) kısa da olsa değinmiş olduğumuzdan, şimdilik, o konuyu bir tarafa bırakmak istiyoruz. Bu yazımızda; ikinci usule aykırılık iddiasına, değinmeye çalışacağız.

İdari Yargıda, davanın reddi yolundaki kararların, mutlak anlamda maddi kesinliği olmadığı; kesinliğin nispi olduğu kabul edilir. Nispi kesinlik, tarafları ve konusu aynı olan bir davanın daha önce reddedilmiş olmasının, bu davanın, farklı bir sebebe dayanılması ve süre koşuluna uyulması suretiyle, yeniden açılmasına engel olmayacağı anlamına gelir. Tarafları ve konusu aynı olan bir davanın yeniden açılmasını sağlayan, sonuncu davada ileri sürülen hukuka aykırılık sebebinin ilk davada ileri sürülenden farklı olmasıdır. Olayda; aradaki, süre aşımı sebebiyle reddedilen davayı saymazsak, Ayasofyanın yeniden ibadete açılması için idareye, aynı kişi tarafından, aynı taleple yapılan başvurular ve bu başvuruların reddi üzerine, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açılmış iki dava bulunmaktadır. Bu davalardan ilki; Danıştay İDDK’nun, Onuncu Dairenin davanın reddi yolundaki kararını gerekçeli olarak onayan 10.12.2012 ve E:2008/1775, K: 2012/2639 sayılı kararıyla (bu karar, kararın düzeltilmesi aşamasından da geçmiştir- İDDK, 6.4.2015, E: 2013/3803, K:2015/1193) sonuçlanan dava; diğeri de, aynı Dairenin 2.7. 2020 tarihli iptal kararıyla sonuçlanan davadır.

Kararlar incelediğinde görüleceği üzere; ilk dava, Atatürk’ün imzasının sahte olabileceği, Bakanlar Kurulunun oluşumunun usule uygun olmadığı ve karar sayısında uyumsuzluk bulunduğu ileri sürülerek yok sayılması gerektiği ve vakıf senedindeki kullanım amacının hiçbir idare tarafından değiştirilemeyeceği iddialarıyla açılmıştır (kararın “Hüküm veren…” le başlayan paragrafından sonraki üçüncü paragraf). Sonuncu davanın da, BKK’ın RG’de yayımlanmadığı, Danıştay’ın incelemesinden geçmediği, bazı bakanların o tarihte Ankara’da olmadığı iddialarıyla aynı vakıf senedine dayanılarak açıldığı ve Ayasofya’nın vakıf senedinde yazılı kullanma şeklinin değiştirilemeyeceği iddiasında bulunulduğu anlaşılmaktadır (“Davacının İddiaları” bölümü) . Görüldüğü üzere; her iki davada da sürülen hukuka aykırılık nedenleri aynıdır: BKK’ın yok hükmünde olduğu (Son karardaki açıklamada, açıkça yokluk iddiası yok. Ancak; ileri sürülen iddialar, gerçek olmaları durumunda, BKK’nın yok sayılmasını gerektirecek iddialar olduğundan yokluk iddiası olarak değerlendirilmiştir) ve vakıf senedindeki kullanış amacının değiştirilemeyeceği iddiaları. Son kararda, iptal hükmüne, bu iddialardan ikincisi, Ayasofya’nın Vakıf senedindeki kullanma amacının değiştirilemeyeceği iddiası esas alınmış olup, ilkine değinilmemiştir.

İlk kararın dördüncü paragrafında, “ Davacı, 24/11/1934 günlü, 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının yok hükmünde sayılması gerektiğini, zira bu Kararın altında yer alan ve Atatürk’e ait olduğu iddia edilen imzanın gerçekliği konusunda şüpheler bulunduğunu, aynı Kararın sayısının da şüphe uyandırdığını, zira önceki ve sonraki Bakanlar Kurulu Kararlarına verilen sayılar dikkate alındığında  böyle bir sayının verilmesinin mümkün olmadığını; Ayasofya’nın bir vakfa ait olması nedeniyle kullanım amacının vakfiyeye göre belirlenmesi gerektiğini, hiç bir idari mercinin bu amacı değiştirmeye yetkisinin olmadığını iddia ederek anılan kararı temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.” şeklinde ifadelendirilen bu iddialar, kararın, sondan bir önceki paragrafında, önceki paragrafta, Ayasofyanın müze olmaktan çıkarılmasının veya başka bir amaçla kullanılmasının idarenin takdirinde olduğu söylendikten sonra; “​Diğer yandan, 24/11/1934 günlü, 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu  kararının yokluğu ve  yasal dayanağı ile ilgili olarak davacı tarafından ileri sürülen iddialar, dava konusu işlemi sakatlar nitelikte görülmemiştir.” şeklinde karşılanmıştır. Görüldüğü üzere; karar, davacının hem yokluk iddiasını, hem de BKK’ın iptali isteğinin yasal dayanağı ile ilgili iddiasını reddetmiştir. İptal isteğinin yasal dayanağı Vakıflar Kanununa yapılan gönderme ile vakıf senedi ve senetteki kullanma amacıdır. Esasen; davacının, hukuka aykırılık gerekçesi olarak, bu iki iddiasından başkaca bir iddiası da bulunmamaktadır.

Son kararda; davalı idarenin kesin hüküm itirazı, ilk kararın, ulusal ve uluslararası düzenlemelere ve Ayasofya’nın tarihi, mimari ve kültürel niteliklerine bağlı kalınarak, kullanma şeklinin değiştirilmesinin idarenin takdirinde olduğuna dair açıklamalarına tırnak içerisinde yer verilerek, sonraki paragrafta, “Ancak, söz konusu dava içeriğinde; Ayasofya’nın mülkiyeti, vakıf niteliği ve tapusunda yer alan vasfı itibarıyla vakıf senedinde tahsis edildiği amaç dışında kullanımının hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddialar yönünden esasa ilişkin herhangi bir inceleme ve değerlendirme bulunmadığı gibi, buna dair herhangi bir gerekçe ve hüküm de yer almamıştır.” şeklinde açıklama yapılarak karşılanmıştır. Görüldüğü üzere; kararda, kesin hüküm, iptal gerekçesi yapılan davacı iddiasının (vakıf senedindeki kullanma şeklinin değiştirilemeyeceği iddiasının) ilk kararda, inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulmadığı ve buna dair herhangi bir gerekçe ve hükmün yer almadığı söylenilerek aşılmaktadır.

Oysa; 2012 tarihli kararın sondan bir önceki paragrafında, davacının bu iddiasının, dava konusu BKK’nı sakatlamayacağı, açıkça hükme bağlanmıştır. Daire, iptal kararında, bu paragrafı noksan değerlendirmiştir. Bu noksanlığa ise, tırnak içerisine aldığı ilk karara ait bölüme, “Diğer taraftan” ibaresiyle başlayan sonraki paragrafın dahil edilmesinin unutulmuş olmasının yol açtığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan; davacının vakıf senedi ile ilgili iddiası hakkında ilk kararda hüküm bulunmadığı saptaması, anılan karardaki açıklamalara uymamaktadır. Davacının tüm iddiaları, ilk kararda, dava konusu BKK’nı sakatlayamayacakları söylenmek suretiyle karşılanmış bulunmaktadır. Kararda noksan olan, yalnızca, bu karşılamanın gerekçesinin karara yazılmamış olmasıdır. Başka deyişle; ilk kararda, davacının gerekçeli karar hakkı ihlal edilmiştir.

Ancak; bu ihlalin yaptırımı, aynı iddia ile yeniden idari dava açılması ve bu davanın da esasının bakılması değildir. İlk kararın tarihi, 10.12.2012’dir. Yani, karar, AYM’ne bireysel başvuru hakkının kullanılmaya başlandığı 23.9.2012 tarihinden iki buçuk ay sonra verilmiştir. Başka anlatımla; davacının, o tarihte, Danıştay kararında olmayan gerekçeyi, bireysel başvuru yoluyla sağlama ve ihlalin giderilmesini isteme hakkı vardı. Bunun için; davacının, gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini kararın düzeltilmesi aşamasında ileri sürmesi ve bu isteğinin de reddi üzerine, ret kararının kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren otuz gün içinde, gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasıyla, AYM’ne bireysel başvuruda bulunması gerekirdi. Davacı, bu olanağını kullanmamıştır. Bu yüzden; davacının, Ayasofya’nın vakıf senedinde yazılı kullanılış amacının değiştirilemeyeceği iddiasının gerekçesiz reddedilmiş (gerekçeli karar hakkının ihlal edilmiş) olmasına dayanarak, bu süreden sonra, herhangi bir yargısal başvuruda bulunmasına ve, yargı yerlerince de, aynı gerekçeyle bu başvurunun incelenmesine olanak yoktur.

Görüldüğü üzere; son davada verilen ve 1934 tarihli BKK’nın iptaline ilişkin olan karara esas alınan davacı iddiası, daha önce, aynı davacı tarafından aynı BKK’nın iptali istemiyle açılan ilk davada, hem şekli, hem de maddi anlamda kesinleşen (kesin hüküm halini alan) kararda karşılanmış ve hüküm altına alınmıştır.

Bu bakımdan; esasen, idari dava açma süresi geçirildikten sonra açıldığı bariz olan davada, kamu düzenini koruma amaçlı bir yargılama hukuku kuralı olan kesin hüküm de ihlal edilmiş bulunmaktadır.