Bir Hayat, Bir Masal

MASALLI GECELER[1]

 

Rahmetli babam, fırtınanın getirdiği kar yığınlarının kapının eşiğini doldurduğu gecelerde, pencerenin önündeki sedire bağdaş kurar; kok kömürü sobasının üzerindeki kestanelerin çıtırtısını dinlerken, çayından bir yudum alır ve sözlerine şöyle başlardı:

“ – Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pire berber iken, deve tellal iken…”.

Babamın evde olduğu geceler, yalnızca kar fırtınasının en azılı olduğu zamanlardı. Diğer kış gecelerinde, erkekler, mahalle kahvehanesinde oyun oynar; kadınlar da, evlerin birinde toplanırlardı. Biz çocukların yeri ise, annelerimizin yanıydı. Böyle gecelerde, yan odada, gazocağı üzerinde, bulgur (buğday, mısır ve nohut) kaynatılır (bu karışıma, hedik de denilirdi) ya da mısır patlatılırdı. O zamanlar, kasabada, hazır pişmaniye satan yer yoktu. Bu yüzden; kimi zaman da, bulgur kaynatmak ya da mısır patlatmak yerine,  içinde un serili bulunan geniş bir tepsi içinde, halka şekli verilmiş ağda kıvamındaki şeker eriyiği sündürüle sündürüle, pişmaniye çekilirdi. Sündürüldükçe de, üzerine içine alması için un serpilirdi. Tepsinin kenarına dizilen bizler, iki ellimizle tuttuğumuz halkayı örselemeden sıkarak, hafifçe sündürmek zorundaydık. Her sıkıp sündürme işleminden sonra halka, bir öncekinin tuttuğu yer bir sonrakinin önüne gelecek şekilde döndürülürdü. Sıkma ve sündürme işlemi halka genişleyip tepsinin şeklini alıncaya dek devam ederdi. Halka genişlediğinde de, sekiz şeklinde katlanır, yeniden sündürülmeye başlanırdı. Bu iş, una bulanmış şeker ağdası tel tel dökülünceye dek onlarca kez tekrarlanırdı. Sündürme işi çok dikkat ve beceri isterdi. Yoksa, halka en zayıf yerinde kopabilir, o zamana kadar olan tüm emekler boşa gidebilirdi. Onca emeğe karşın evde çekilen pişmaniye, hiçbir zaman, çarşı pişmaniyesi gibi kar beyazı olmazdı. Bunun sebebi, kullanılan unun içerdiği kepek oranıydı. Ha, bu arada, gündüzden, hazırlanan kavurgayı da unutmamak gerekir. Annelerimizin, buğdayı altında saman ateşi yanan saç üzerinde kavurarak yaptığı kavurga, bu kış gecelerinin vazgeçilmez eğlenceliğiydi.

Kaynatılan bulgur, patlatılan mısır, gündüzden hazırlanan kavurga, çekilen pişmaniye ortaya konulunca; biz çocuklar, etrafında bağdaş kurar; bir yandan yiyeceklere saldırırken, bir yandan da annelerimizden masal anlatmalarını isterdik. Annelerimiz, kimi zaman, bizi susturmak amacıyla ve isteksizce; kimi zaman da, gönüllü olarak,  masal anlatırlardı. Dinleye, dinleye ezberlediğimiz tüm bu masallara, aynı sözlerle başlanırdı:

“ – Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pire berber iken, deve tellal iken…”.

Ben, o zamanlar, ne evvel zamanın hangi zaman olduğunu, ne de kalburun nasıl olup da samanın içine girdiğini; pirenin berber, devenin de tellal olduğunu anlayabilirdim. Ama, yine de, kim bilir kaçıncı kez anlatılan masalı, gaz lambasının devleştirdiği gölgelerimizin yarattığı sihirli hava içerisinde, zevkle dinlerdim; hatta, kimi zaman, anlatılanların uzunca süre etkisinde kaldığım olurdu.

Çok zaman sonra anladım ki; evvel zaman, bilinmeyen zamanmış; kalburun samanın içine girmesi; pirenin berber, devenin tellal olması da, anlatılanların gerçek yaşamla ilgilerinin olmadığını söylemek içinmiş.

Kar, yine, kapıların (hiç değilse, apartman kapılarının) eşiğini dolduruyor. Ancak; artık, ne kömür sobaları, ne de gaz lambaları var. Kestaneler de, ya suda haşlanıyor, ya da elektrikli fırınlarda pişiriliyor. Yani, çıtırtılarını dinlemek ne mümkün. Şimdilerde, kadınlar evlerde toplanmıyor; bulgur kaynatma, kavurga kavurma ve pişmaniye çekme işlerini, anımsayan yok gibi; herkes, kendi evinde, koltuğuna kurulmuş; bir elinde, bardak; diğerinde ise, kuruyemiş, mısır patlağı vs., hiç konuşmadan, gözlerini aynı noktaya dikmiş, bakıyor: Televizyon ekranına.

Bizim kuşak, televizyonla, altmışlı yılların sonlarında tanıştı. Hatırlıyorum da, ben televizyonu ilk kez, Ankara Garı’nın salonunda, giriş kapılarından ortadakinin üzerindeki bir platforma konulmuş ekranda seyrettim. Ankara Garı’nın salonunu bilenler bilir; oldukça geniş bir alan. O günlerde, trenlerinin hareket saatini bekleyen kalabalık, ekranın önünde, ayakta, çıt çıkarmadan, öylece, siyah beyaz ekrana bakardı. Belki, o ekran yüzünden trenini kaçıranlar da olmuştur; kim bilir? Evlerimize ise, televizyon, ancak yetmişli yılların başlarında ve siyah-beyaz ekranıyla girebildi. Televizyonun zuhurundan önce, biz, uzaktan görüntünün, masallardaki sihirli kürelerle olanaklı olduğunu sanırdık. Ortaokulun ilk yıllarında bir büyüğümden işitmiştim. Bir alet icat edilmiş. Bu alet sayesinde, Japonya’daki insanları buradan görebilmek olanaklıymış. Dünyanın yuvarlak olduğunu, ışığın da düz çizgi halinde hareket ettiğini öğrenmiş olduğumdan; buna, o tarihte, bir türlü akıl erdirememiştim.

Televizyonun evlere girmesinden sonra, masal anlatma ve dinleme alışkanlığı, yavaş, yavaş, unutulmaya başlandı. O zamanlar, Ankara’da olağan sayılan elektrik kesintilerine çok kızardık. Ama; şimdi hatırlıyorum da, o kesintiler sayesinde, çocuklar bir süre daha, büyüklerinden masal istemeyi sürdürdüler. Elektriğin kesildiği böyle gecelerde, oğlumla kızım, henüz, birçok evde varlığını koruyan, sobanın etrafında yerlerini alır ve, bir ağızdan, “-Baba, masal!” tekerlemesine başlarlardı. Masalların, “- Ya işte, gördünüz mü? Sonunda, bana muhtaç oldunuz.” diyebildiği zamanlardı, bu kesintili geceler. Şimdi bile, yetişkin, meslek sahibi kızım, kazara elektrik kesintisi olsa; karanlıkta, hemen, artık olmayan sobanın etrafında yerini alıyormuş gibi, halının üzerine bağdaşını kurar; “- Hadi, baba, masal…” diye başlar: O günlerden kalma alışkanlık.

Çoğalan baraj sayısı ve yeni kurulan santraller, elektrik kesintisini tarihe karıştırdı. Doğalgaz da, kömür sobaları için, aynı sonu hazırladı. Arkasından; bilgisayar ve internet, televizyonsuz zamanları doldurdu. Sonuç; masallı gecelere elveda…

Evet, büyük çoğunluğumuz, masallı gecelere elveda dedi; ben diyemedim. Daha doğrusu, demek istemedim. Yıllardır, babamdan, annemden, amcamdan ve komşularımdan dinlediğim masallardan hatırladıklarımı yazma ve sonraki kuşaklara iletme arzusu, hep içimde oldu. Mesleğimin iş yoğunluğundan olsa gerek, bu arzumu gerçekleştirmeyi şimdiye kadar başaramadım. Şimdi, ne derece başarabilirim; masalın yazılması, anlatılması kadar kolay mı bilmiyorum. Yalnızca, denemek istiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                O, BİR GAZİ İDİ.

 

 

Amcam, “Bir varmış…” diye sözlerine başladığında, biz, ailenin küçükleri, sedirin önünde, sağdan soldan getirdiğimiz minderlerin üzerinde, çoktan yerimizi almış olurduk. O ise, kurmalı, sarkaçlı duvar saatinin altında, sırtı yastıklarla desteklenmiş, sedire bağdaş kurar; sözlerine başlamadan önce, yeleğinin cebinden köstekli TCDD saatini çıkarıp, kapağını açarak, zamanı kontrol ederdi.

Amcam, ailenin en büyüğüydü. Babamdan, onbir yaş büyüktü. Evlerimiz ayrı olmasına karşın, her dini bayramın sabahında, onun evinde toplanır; bayram yemeğini birlikte yerdik. Kış ve yılbaşı gecelerinde de, küçük, büyük, genellikle, amcamın evinde toplanılırdı.

O zamanlar, ellibeş – altmış yaş civarında olmalıydı. Genç sayılabilecek yaşına karşın, pek uzun olmayan, kırlaşmış sakalı vardı. Zaman, zaman sakalını tarar; tarayamadığı zamanlarda ise, biçiminin bozulduğu endişesiyle olsa gerek, sağ eliyle, sıvazlayarak düzeltirdi. Başından kasketi, namaz vakitleri dışında, eksik olmazdı. Eksik etmediği başka bir aksesuarı da, bastonuydu. Bastona gerçekten ihtiyacının olduğunu sanmıyorum. Bana göre, bastonunu, bir üstünlük simgesi olarak kullanıyordu: Sanki; “Bakın, bu ailenin büyüğü benim; burada, benim sözüm geçer.” demek istiyordu. Ailenin diğer fertleri de, bunu hissetmiş gibi, amcama saygıda kusur etmezlerdi. Üç buçuk dört yaşlarında idim. Amcamın küçük oğlu ile evli bulunan büyük ablamı görmek için, annem, küçük ablam ve ben, Polatlı’ya gitmiştik. O günlerde, Polatlı Belediyesi, İstasyon Caddesindeki kapalı Sakarya Sinemasında, toplu sünnet yaptırıyormuş. Dün gibi hatırlıyorum. Amcam, beni, tuttuğu gibi, annemin itirazına fırsat vermeden, rengarenk balon ve kağıtlarla süslü, karyolaların doldurduğu sinema salonunda, yakınlarının kollarında korkudan ağlayan, sızlanan çocuk kalabalığının ortasında işini yapan  sünnetçinin önüne götürdü. Çok sonraları annemin söylediğine göre, tek oğlunun sünnet düğününü yapamadığı için, babam, buna, çok kızmış. Ama, yine de, “ağa” sına hiç bir şey belli etmemiş, edememiş…

Amcam, uzun boylu sayılmazdı; kısa da değildi. Uzun süren askerliği sırasında katıldığı savaşlarda kaybetmediği sağ gözünü, bir tren kazasına kurban vermişti. Oniki yıl askerlik yaptığını söylerdi. Balkan Harbi sırasında alındığı askerlikten Kurtuluş Savaşı sonunda dönebilmiş. Bu süre içinde, cepheden cepheye koşmuş; düşmanla göğüs göğüse, süngü süngüye vuruşmuş; başının üzerinden geçen kurşunların vızıltısına olağan sayacak kadar alışmış; aç susuz kalmış; ileri komutu ile ve var gücü ile hedefe saldırırken, yanı başında patlayan bombanın şarapnellerinden kendisini korumayı bilmiş; yanında şehit olan, kolunu bacağını kaybeden arkadaşlarını görmüş. Yirmiiki gün yirmiiki gece süren Sakarya Meydan Muharebesi sırasında, çarpıştığı Polatlı Cephesinden, görevle, Ankara’ya gönderildiğinde, görevini başarı ile tamamlamış; ancak, dönerken, görkemli Abdüsselam Dağının güney eteğinde ovayı sulayan Ankara Çayının kenarından kıvrıla, kıvrıla ilerleyen trende, Sincan’dan sonraki ilk istasyon olan, Esenkent’ten iki kilometre mesafedeki Esenler Köyünde bulunan ailesinin yıllardır süren hasreti ağır basmış; ayakları, onu, trenden inmeye zorlamış. Alacakaranlıkta, düz damlı (bizim yörede, kamış üzerine serilen çorak toprağın sıkıştırılması ile yapılan, bu düz damlara ‘kaş’ denirdi) kerpiç yapının kapısını açan kadın, zayıf, uzun boylu anası Fatma değilmiş; kısa boylu şişman bir yabancıymış. Kısa boyu ve şişman vücudu ile bir tür yer mantarı olan dolamana benzetildiğinden, etrafındakilerce, “domalan ebe” diye çağrılan bu kadını, ilk kez, görüyormuş. Yaşmağıyla yüzünü, tek gözü açıkta kalacak biçimde, kapatan kadını, elindeki yağ kandilinin kapıdan giren hafif esintinin etkisiyle iyiden iyiye titrekleşen solgun ışığında, tanımaya çalışmış; ancak, tanıyamamış. Kadın da, onu tanımamış. Geriye dönüp, Güdül şivesiyle, içeri seslenmiş: “- Ahmaat!..”. Gelen, dedemmiş. Dedem, akşamın bir vaktinde kapıyı çalan bu askeri, yağ kandilinin ışığında, sağ eli kırlaşmış sakalında, uzun, uzun, süzdükten sonra, “- Hasan, sen misin oğul?” diyebilmiş. Yıllardır görmediği oğlunu güçlükle tanımış. Gözleri dolan oğlunu kucaklayan dedem, neden sonra, yabancı kadını göstererek, “- Ananın elini öpmeyecek misin?” dediğinde; amcam, yüreğinin acıyla sıkıştığını hissetmiş; yıllardır görmediği, bir an önce ellerinden öpebilmenin hasretini çektiği anacığını, bundan böyle de göremeyeceğini anlamış. Ortalıkta, eşini de görememiş; terbiyesi gereği, babasına da soramamış. Gözlerinin aranmasından, anlayan dedem, amcamın yanına yaklaşıp, elini omzuna koymuş ve “- Oğul!..” demiş, “- Allah sana uzun ömür versin. Anandan sonra, karını da kaybettik. Bir yıl kadar oluyor…”. Bu kez, amcam, yüreğinin kızgın bir kasatura ile dağlandığını hissetmiş; ağlamak istemiş; yapamamış; gözyaşlarını içine akıtmış.

Köyde geçen üç günde, kız kardeşleri Fatma, Hatice, Ayşeyle ve en küçükleri olan oğlan kardeşi Kasımla hasret gidermiş; ancak, bu, ona pahalıya mal olmuş. Cepheye dönerek, susuzluğunu, Duatepe’de bozguna uğrattıkları düşmanı, Frigler’in Başkenti Gordion (Yassıhöyük) önlerinde, döktükleri Sakarya Nehrinde gidermesine karşın, yıllar sonra, dağıtılan gazi madalyası ve maaşı, bu üç günlük hasret giderme ziyareti yüzünden, ondan esirgenmiş. Ziyaret, siciline, üç gün firar olarak geçmiş. Buna çok üzülürdü. Yine de, belli etmemeye çalışarak; “- Olsun; sonunda, zalim Yunan’ı, önce Sakarya’ya; sonra da, denize döktük ya… Onlara, Türk’ün ve Türklüğün yenilmezliğini; Mustafa Kemal’in aslanlarının gücünü gösterdik ya… ” derdi. O zamanlar, civar köylerinde, Yunan işgalini, kısa sürü de olsa, yaşamış olan Polatlı  halkı, işgalciler için, “Zalim Yunan” sıfatını kullanırdı. Bizler, bu sıfatı duyarak yetişmiştik.

Büyük hayranlık duyduğu Gazi Mustafa Kemal Paşanın Cumhuriyeti ilan etmesinden sonra, eve dönüp yeniden evlenen amcam, işçi olarak girdiği TC. Devlet Demir Yollarında, bir tür sivil rütbe olan, yol çavuşluğuna kadar yükselmiş. Tanıyanların, onu, “Hasan Çavuş” diye çağırmaları bundandı. Köstekli saati de, o günlerden kalma hatıraydı. Bu arada, önce, Esenler Köyünden beş altı kilometre uzaklıktaki, benim doğduğum köy olan, Polatlar Köyüne; yıllar sonra da, Polatlı’ya taşınmış; orada, istasyona yakın bir yerde, bugün üzerinde Belediye binası bulunan arsanın eski sahibi, “Hanım”ın hanlarının arkasında, bir ev de satın almış.

Sonradan uzun yıllar girip çıktığım bu ev, dar ve uzun bir avlunun etrafına dizilmiş kerpiç yapılardan ibaretti. Avluya iki kanatlı büyücek bir kapıdan girilirdi. Kapının hemen sağında bir tuvalet, onun bitişiğinde, iki odalı küçük bir yapı vardı. Bu yapının kapısının önünde bir dut ağacı yükselirdi. Dut ağacı, sanki yapının içinden çıkıyormuş gibiydi. Büyük giriş kapısının solunda, pencereleri sokağa bakan iki odalı bir yapı daha vardı. Amcam, nenemle birlikte, evi satmadan önceki son zamanlarını bu iki gözlü yapıda geçirdi. Bu yapının bitişiğinde tandırevi vardı. Tandırevi, aynı zamanda kiler vazifesini gören, hemen kapının karşısındaki tandırda bazlama ve gözleme pişirilen yerdi. O zamanlar, henüz aile tam olarak çarşı ekmeğine alışmış değildi. Dahası, tandırın saman aleviyle kızgınlaşan sacın üzerinde bazlama pirişmek, zahmetli ama daha ucuza gelmekteydi.

Tandır, yere kazılmış, 70-80 cm derinliğinde, yarım metreden biraz fazla çapta silindirik bir çukurdu. Ön kısmında, bir metre ileride açılan havalandırma kanalı bulunurdu. Tandır, saman ya da daha irisi olan saçkı yakılarak kızdırıldıktan sonra, dışbükey bir sac ile kapatılırdı. Önündeki açıklıktan da, zaman zaman, saman veya saçkı atılırdı.

Bazlama pişirmek, dediğim gibi, zahmetli bir uğraştı. O zamanlar, un fabrikadan değil, değirmenden gelirdi; bu yüzden de kepekliydi. Un, bir önceki akşamdan, ince elekte elenerek, kepeklerinden arındırılır; sonra da, ağaçtan oyulmuş tekne içerisinde karılarak mayalandırılırdı. Mayalı hamurdan alınan irice bir elma büyüklüğündeki parça, pinpon raketine benzer, ancak biraz daha büyük, ‘yaslağaç’ denilen, yekpare bir tahta alet üzerinde, elle yassıltılarak daire şekline getirildikten sonra, kızgın sacın üzerine konulur ve sacla temas eden yüzü piştiğinde sacla arasına ‘bisleğeç’ adı verilen, spatulaya benzer, ama sapı daha uzun, tahta veya madeni alet sokularak çevrilirdi.

Taze bazlamanın kokusuna ve tadına doyum olmazdı. Hele, ortasından bıçakla dikine yarıp arasına tereyağı sürüldüğünde, yemeden durabilene aşkolsun.

Tandırevinde, kimi zaman da gözleme yapılırdı. Gözlemenin yapılması, bazlamanınkinden daha zahmetliydi. Bazlama hamuru gibi karılan hamurdan alının elma büyüklüğünde parça, bacaklarının uzunluğu on santimi geçmeyen, ‘yemek tahtası’ da denilen, küçük bir tahta masada oklavayla açılır; yeterince açıldığında da, üzerine bir tavada eritilmiş tereyağı sürülüp iki kenarından gömlek katlar gibi katlandıktan sonra yeniden yağ sürülerek, bu kez diğer kenarlarından aynı şekilde katlanırdı ve oklava ile hafifçe açılıp sac üzerine konulurdu. Bisleğeçle de çevrilerek pişirilirdi. Pişen gözleme üzerine, yeniden yağ sürülerek, bir tarafa ayrılırdı. O zamanlar mutfak aletleri bugünkü kadar gelişmiş değildi. Yağ sürmek için tavşanayağı kullanılırdı. O da kolay bulunur nesne değildi. Çünkü, bugünkü gibi tavşan çiftlikleri yoktu. Tavşan ayakları, avcılardan temin edilerek, kullanılabilecek hale getirilirdi. Kimi zaman da, gözlemenin içine, patates, yumurta, kıyma, peynir, domates, biber ve maydonozdan oluşan karışımlar konularak, çeşitlendirilirdi. Sactan yeni indirilmiş gözlemenin bugün dahi beynimin derinliklerinde duran kokusu, taa sokaktan duyulurdu.

Tandırevinin ilerisinde, ağır çıkrığıyla, su kuyusu vardı. Kuyu öylesine derindi ki (ya da o zamanlar bana öyle geliyordu) dibi, gündüz bile zor görülürdü. Suyu da acıydı. Bu yüzden içmede kullanılmazdı. Çamaşır, halı yıkamada ve diğer temizlik işlerinde kullanılırdı. Bir de, yaz günlerinde karpuz soğutmada.

Evin ana yapısı, avlunun dibinde yer almıştı. O da, diğerleri gibi, kerpiçtendi. Kuyunun hemen yanındaki sekiz-on ayak merdivenden, önce sundurmaya çıkılırdı. Sundurmanın önünde ve sol yanındaki tırabzanlara yaz aylarında sarmaşıklar dolanırdı. Yapı üç odadan ibaretti. Giriş sobanın bulunduğu orta odadan olurdu. Orta oda, gerçekte küçük bir sofaydı. Sofaya iki odanın kapısı açılırdı. Girişte sol taraftaki, yatak odası; sağ taraftaki de, oturma odası olarak kullanılırdı. Amcam, masallarını, büyükçe olan bu odada, tam karşıda sedirde otururken anlatırdı.

Bu evin iki şeyi, beni cezbederdi. İlki, dut ağacı; ikincisi de su kuyusu. Dut mevsimi olsun olmasın, bu ağacın üzerinde vakit geçirmek, benin çok hoşuma giderdi. Dut mevsiminde avlunun taş zemini üzerine çarşaflar serilirdi. Ben de, ağaç üzerinde dallara ayaklarımla vurarak, olmuş dutun çarşafların üzerine dökülmesini sağlardım. Aşağıdakiler çarşafa dökülenleri toplarken, ağacın tepesine kadar çıkar, en olmuşlarını bir güzel mideme indirirdim. Kuyuda beni çeken şey, sanırım, ilginçliğiydi. Etrafta, böylesi pek fazla yoktu. Zaten, altmışlı yılların başında, belediye sokak çeşmelerini kaldırdıktan sonra, herkes avlusuna şebeke suyunu almış; dolayısıyla, kuyulara pek ihtiyaç kalmamıştı. Ama, amcamın kuyusu, avlusunda, neslinin tek ve son örneği olarak, bir abide gibi, uzun yıllar öylece kaldı. İnsanı, hem çeken, hem de ürküntü veren görüntüsü, hala gözlerimin önünde durmaktadır.

Tarihini tam hatırlayamıyorum; sanıyorum, kırklı yılların birindeymiş. Sıcak bir yaz günü, Karaboğaz’da, raylar üzerinde yorucu bir çalışmadan sonra, öğle paydosu vermişler. O saatlerde gelmesi gereken tarifeli bir tren olmadığından, dekovil raylar üzerinde bırakılmış. İşçilerle birlikte, bodur bir ağacın gölgesine oturmuş, çıkınını açarak öğle yemeğini yemiş. Daha sonra da, her zaman yaptığı gibi, sol cebinden, madeni tabakasını çıkarıp, içinden aldığı ve sol elinin işaret ile başparmağı arasında yağmur oluğu biçimi verdiği sigara kağıdına özenle tütün yerleştirmiş ve kıvırarak sigara haline getirip, diliyle kenarını ıslattığı sigara kağıdını yapıştırdıktan sonra, ağızlığına yerleştirdiği sigarasını, keyifle içmiş. İşte, bu keyif, bütün yorgunluğunu alıyormuş. Sıcağın da etkisiyle olsa gerek, göz kapaklarına çöken uykunun etkisiyle, ağacın gövdesine yaslanmış ve gözlerini kapatmış. Kendinden geçmiş. Son hatırladığı, o cehennemi gürültü imiş. Sanki, büyük bir deprem olmuş, gök kubbeyi tutan direkler yıkılmış; gök kubbe, büyük bir gürültü ile üzerlerine çökmüş.

Gözlerini açtığında, ne bulunduğu yeri tanıyabilmiş, ne de etrafındakileri. Hangi günde olduğunu da bilmiyormuş. Neden sonra, bir karyolada yattığını; yanındaki sandalyede de, kardeşinin oturduğunu anlayabilmiş. ”Kasım!” demiş, babama, “Ne oldu bana, neredeyiz?”. Babam, tarife dışı bir trenin, raylar üzerinde bırakılan dekovile çarparak parçaladığını; kopan parçalardan birinin, fırlayarak, uyumakta olan kendisine çarptığını, onu yormadan, anlatmaya çalışmış.

O zaman, anlatılanların ne kadarını anlamış bilmiyorum. Babamın anlattığına göre, daha uzunca süre, Eskişehir Devlet Demiryolları Hastanesinde kalmış. Bir ara, kendisinden umut bile kesilmiş. Sonunda, bu korkunç kazadan, bir gözünü kaybederek, kurtulmuş. Hastanede, kaybedilen göz yerine, protez takmışlar. Protez göz, diğer gözünden küçük olduğundan, ilk bakışta, belli olurdu. Amcam, kimi zaman, bu gözünü çıkarır, bizim yanımızda, yıkardı. Çocukluktan olsa gerek, bu bize oldukça ilginç görünürdü. Sanki, sihirbazlık yapıyormuş gibi gelirdi.

Bu kazadan sonra, TCDD, amcamı, vazife malulü olarak emekliye sevk etmiş. O gün için, oldukça iyi emeklilik maaşı aldığı söylenirdi. Söylenirdi diyorum; çünkü, hiç kimse, nenem dahi, tam olarak ne kadar emekli maaşı aldığını bilmezdi. Ancak; maaşını çok idareli harcadığı bilinirdi. İsrafa hiç tahammül edemezdi. Hele, ev halkının, gereksiz yere, elektrik lambalarını açık bırakmalarına çok kızardı. Kızdığı zaman da, en çok kullandığı cümle, “Alem deliye, biz akıllıya hasretiz.” olurdu.

Amcamın bana özel bir ilgi gösterdiğini bilirdim. Belki; tek erkek kardeşinin tek erkek çocuğu olduğumdandır; bilmiyorum. Sık, sık, ilerde ne olmak istediğimi sorardı. Ben de, ona, her defasında, “- Hakim olacam.” derdim. Güler ve “- Sen okursan, dağdaki tospağalar da okur.” derdi. Amcam, bunu, beni küçümsediğinden söylemezdi; aksine, beni, böyle söyleyerek, hırslandıracağını düşünürdü. Sanıyorum, etkisi de oldu. Dağdaki tospağalar okudu mu bilmem; ama, ben okudum.

Amcamın, masala başlamadan önce, köstekli TCDD saatine bakmasının sebebi, karşı duvardaki sergende duran üsten dikine düğmeli, pilli beyaz radyodan dinleyeceği haberlere ve elektriğin kesilme saatine ne kadar zaman kaldığını bilmek istemesidir. Pilli radyo dediysem; bugünkü transistörlü radyolardan değil. Yanında, her biri bir litrelik zeytinyağı kutusu büyüklüğünde, silindirik, iki pili vardı, radyonun. Ben, o zamanlar, Toprak Mahsulleri Ofisinin silolarına benzetirdim, bu pilleri. Bittiklerinde, yerine yenilerinin konulması, hemen, olanaklı değildi. Yeni pillerin Ankara’dan gelmesi, zaman alırdı. O zamanlar, Polatlı’da elektrik, Gümüşlü Geçidinin yanında, Askeriye lojmanlarının karşısında bulunan ve gürültüsü Polatlı’nın her köşesinden işitilen santralden verilirdi ve birçok evin yararlanamadığı elektrik, gece saat 24’de kesilirdi.

Köstekli saatini yeleğinin cebine koyan amcam, bu kez, ceketinin sol cebinden tabakasını çıkarır ve, aynı törensel hareketlerle, sigarasını sararak ağızlığına taktıktan sonra da, benzinli çakmağı ile yakıp, derin bir nefes çekerdi. Ciğerlerine doldurduğu dumanı üflerken, “- Kerziban!” diye seslenirdi, neneme: “-  Çocuklara, yemiş, fındık, fıstık getir.”. Biz, o zamanlar, amca hanımına nene derdik. Nenemin adı, gerçekte, “keziban”dı; ancak, Güdül ağzıyla, böyle seslendiriliyordu. Benim, nenemin gözünde de ayrı bir değerim vardı. Yıllar sonra, evlenip çoluk çocuğa karıştığımda, amcamın Sincan’daki evine, sık sık, ziyarete giderdik. Bu evi, büyük oğlunun ölümünden sonra Polatlı’da duramayan amcam, oradaki evini sattıktan sonra almıştı. Bahçesinde meyve ağaçları olan, iki katlı, eski bir evdi. İlkbaharda, ağaçların altını laleler renklendirirdi. Amcam, bu eve taşındıktan sonra, bir de köpek edinmişti. Bu yüzden; o tarihte, henüz çok küçük olan oğlum ve kızım, amcama, “köpekli dede” derlerdi. Köpek, amcama öylesine bağlıydı ki; onun vefatından sonra, ancak bir hafta yaşayabildi.

Her dini bayramda, nenem, üç tepsi kadayıf pişirirdi: İkisi büyük,  biri küçük üç tepsi. Büyük tepsilerden ilki, bayramın birinci günü gelen çocuklarıyla sayılarını tam bilemediği torunları içindi. İkinci büyük tepsi, bayramın ikinci günü gelecek olan eş ve dostlar ile ortanca ablama ayrılırdı. Küçük tepsi ise, benim içindi. Biz çocuklarla, bayramlaşmaya, geleneksel olarak, bayramın üçüncü günü giderdik. Bunu, onlarla daha uzun ve rahat sohbet edebilmek için yapardık. O zamana kadar, tüm ziyaretler yapılmış, ev tenhalaşmış olurdu. Nenem, benim tepsime, biz gelinceye kadar, kimseyi dokundurmazdı. Bir keresinde, Yüksel ablam, “Ben, Turgut’un tepsisinden istiyorum,” diye tutturmuş; ancak, tepsiye dokunmak mümkün olamamış. Nenem, tepsiyi, kahramanca,  korumuş. O, bu olayı, gururla; ablam ise, biraz üzüntü, biraz da kıskançlıkla anlatırdı. Yer sofrasına hazırlanmış bayram yemeğinden sonra kalaylı bakır siniye konulan kadayıf tepsisine, bu olayı dinlerken, keyifle bakar ve yemeye başlardık.

Bizim, nenemin getirdiklerini herkesten önce kapma telaşıyla, sergilediğimiz itişip kakışmalar, amcamın, sihirli “Bir varmış,…” larıyla durulur; dişlerimiz arasında çıtırdayan çerezin sesinden başka ses duyulmaz olurdu. Bir de, amcamın “bir varmış, bir yokmuş”ları:

– Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pire berber iken, deve tellal iken; ben, babamın beşiğini, tıngır mıngır, sallar iken; beşik düştü devrildi. Annem, aldı maşayı; babam, aldı kaşağıyı; dolaştım dört köşeyi…”.

Bu tekerlemesiz masal olmayacağını bildiğimiz; hatta, her masalın öncesinde duymaktan zevk aldığımız halde; bu tekerlemenin bin an önce bitmesini ve masalın başlamasını sabırsızlıkla beklerdik. Amcam, sözcüklerin üzerine basarak; özellikle de, maşa sözcüğünün ikinci “a” sını, sanki üzerinde uzatma işareti varmışçasına uzatarak; kaşağı sözcüğünü ise, “ğı” hecesini düşürerek söyler ve anlatmayı sürdürürdü:

– … Gele, gele, bir zamanlar Osmanlı Devletine payitahtlık yapan İstanbul kentine geldik.”.

İstanbul’un uzak köşelerinden birinde, keçinin bile zorlukta tırmandığı bir kayalığın üzerinde, kerpiçten yapılmış tek odalı bir kulübede, yaşlı bir ana ile kundura tamirciliği yapan oğlu yaşarmış. Kulübenin kapısı öylesine alçakmış ki, iki büklüm olmadan girmek mümkün değilmiş. İçerisi ise, loş mu loş imiş. Odayı, çerçevesiz, küçük bir cam parçasının sıvayla tutturulduğu bir delikten giren soluk gün ışığı aydınlatıyormuş. Geceleri ise, çoğunlukla, kandile koyacak yağ bulamadıklarından, erkenden yatıp uyurlarmış. Ancak; yağmurlu gecelerde, bu da pek mümkün olmazmış. Zira; yağmur yağdığında, kamış sergi üzerine çorak toprak dökülerek oluşturulan düz dam, zamanında aktarılmadığından, akarmış. Anayla oğlunun, akan damın altına koyacak, içinde hem yemek pişirdikleri, hem de pişirdikleri yemeği yedikleri, isli çömleklerinden başka kap kacağı yokmuş. Esasen, pişirecek pek de bir şey bulamazlarmış. Çoğunlukla; bu çömlekte, yaşlı annenin kırdan topladığı madımak, ebegümeci, tekecen gibi otlarla kaynattıkları suya kuru ekmek doğrayarak, sapı kırık tahta kaşıklarla içerlermiş. Eti, ancak, kurban bayramlarında görürlermiş.

Günün tüm yorgunluğundan sonra,  karnını suya doğranmış ekmekle doyuran oğul, her zaman yaptığı gibi, odanın bir köşesindeki yatağına uzanır, içini çeker ve;

“- Ahhh! Bir on param olsaydı. Gidip, Hindistan Padişahının kızını alırdım. Nerede, bende o şans?” dermiş.

Her gün aynı serzenişi oğlunun ağzından duymaktan bıkan yaşlı anne, yağ kandilinin solgun ışığında, oğlunun yüzünü seçmeye çalışarak;

“- Ah benim, gönlümün tahtı, gözümün nuru oğlum. Hoş dersin, güzel dersin; amma, sen kim, Hindistan Padişahının güzelliği dillere destan, ay parçası kızı kim? Seni, kapılarına kul diye de almazlar. Değil kapılarına kul almak, saraylarına bir fersah dahi yanaştırmazlar. Hem, on parayı nereden bulacaksın? Kim verir sana bu parayı?” diye seslenirmiş.

Böyle söylemesine söylermiş de; ana yüreği, dayanamazmış; içten içe, oğlunun bu haline yanar, ağlarmış. Ama, yanmak da, ağlamak da, para etmezmiş; elinden bir şey gelmezmiş. Gözyaşlarını içine akıtarak, uzandığı yatağında, öylece uyuyakalırmış.

Oğul, bu arzusunu, yalnızca, anasına söylemekle kalmazmış; her fırsatta, çarşı esnafına da tekrarlarmış:

“ Ahh! Bir on param olsa da, gidip Hindistan Padişahının kızını alsam.”.

“Ah”ı öylesine içten çeker, öylesine duygu yüklü söylermiş ki; duyan çarşı esnafının yüreği parçalanırmış. Kimi zaman, dalar; köşebaşındaki tezgahında,  çekicinin her vuruşunda çıkardığı sesin sihrine kapılır; aynı sözleri, bir şarkı gibi mırıldanmaya başlarmış. Kimi zaman da, gözlerini, sokak arasından görünen uzaktaki denizde süzülen yelkenlilerin direklerine diker; elinde çekici, öylece kalırmış.

Gel zaman, git zaman; çarşı esnafından biri, oğlanın bu halinden sıkılmış ve onu yanına çağırmış. Nasıl olsa söylediğini yapamayacağını düşünerek, alaycı bir ifade ile;

“- Al bakalım, sana, on para. Hadi git, Hindistan Padişahının kızını al da görelim.”  demiş ve eline on parayı tutuşturmuş.

Oğlan, avucunun içine konulan on parayı, bir süre, biraz şaşkınlık, biraz da hayranlıkla seyretmiş. Olana inanamıyormuş gibi, etrafına bakınmış; ne diyeceğini, ne yapacağını bilememiş. Meraklı çarşı esnafı da, ona bakıyormuş. İçlerinden birinin;

“- Bak, işte on paran var artık. Ne duruyorsun? Git, istediğin kızı al.”  demesiyle kendisine gelmiş.

Kendisine gelmesine gelmiş de, bir süre daha ne yapacağını bilememiş. Sonra, tezgahına dönmüş, aletleri toplamış. Topu topu, büyükçe bir sandıktan oluşan alet edevatını, önünde çalıştığı dükkanın sahibine emanet ederek, limanın yolunu tutmuş.

Şansı varmış. O gün, Hindistan’dan baharat ve değerli kumaş getiren bir yelkenli, limanda demirlemiş, yükünü boşaltıyormuş. Bir ileri, bir geri, bir süre, o civarda dolaşarak, etrafı gözetlemiş. Yelkenlinin güvertesinde, iri yarı biri, sağa sola emirler yağdırıp; yükü boşaltan hamallara, yüksek sesle, dikkatli olmalarını, yüklerini denize düşürmemelerini söyleyip duruyormuş. Adamın üzerindeki giysilerin süsünden ve görkemli duruşundan, yelkenlinin kaptanı olduğunu düşünmüş ve, çekine çekine, yanına yaklaşmış. Adam gürlemiş:

“- Hey sen! Ne arıyorsun orada? Görmüyor musun? Hamalların yolu üzerinde duruyor, onlara engel oluyorsun!”

Oğlan:

“- Şey efendim…”  diyebilmiş.

“- Ne demek, şey?”  diye haykırmış adam. “- Amacın yük taşımaksa, yeterince hamal var. Sana ihtiyaç yok bu iş için. Hem, yük taşıyamayacak kadar çelimsizsin”.

“- Şey efendim…” diye yinelemiş oğlan. Titrek ve ürkek bir sesle devam etmiş: “-Hamal değilim… Ben, duydum ki, Hindistan’dan geliyormuşsunuz. Giderken, beni de alıp alamayacağınızı sormak istedim.”.

Bu yanıt üzerine, yüzü donuklaşan adam, bir süre, kısıklaştırdığı gözleriyle oğlanı süzmüş.

“-Hımmm…”, “- Ne yapacaksın Hindistan’da, bakalım? Seni orada bekleyen mi var?” diye sormuş.

“- Hayır efendim… Hindistan Padişahının kızını almaya gidiyorum.” diye yanıtlamış bizimki. Yanıtlamasına yanıtlamış ama, ardından, gök gürültüsü gibi bir kahkahayla irkilmiş; dediğine demediğine pişman olmuş. Tam dönmüş gidiyormuş ki, adam:

“- Dur bakalım… Şehzadem!” diye, yeniden gürlemiş. “Şehzadem” sözcüğünü öylesine bir tonda söylemiş ki, alay ettiği hemen belli oluyormuş.

Onları seyreden tayfalar ve hamallar, hep bir ağızdan,  “Haşmetlü şehzadem” diye yaygaraya başlamışlar. Sonra da, basmışlar kahkahayı. Öylesine gülmüşler ki, hamallar, dayanamamışlar; karınlarını tutmak için yüklerini yere bırakmışlar; kimileri de, kaptanın onca ikazına karşın, yüklerini denize düşürmüşler. Kopan curcuna, limanın ilerisindeki sokağın sonundaki çarşı esnafını bile meraklandırmış. Ne olduğunu anlamak için, koşarak limana gelmişler. Olanı biteni öğrendiklerinde, onlarda, göbeklerini hoplata hoplata, gülmeye başlamışlar.

Neden sonra, kahkahalar durulabilmiş. İki eli dizlerinde, iki büklüm durumda gülmekte olan adam, yavaşça doğrulmuş. Bizimkine dönerek, babacan bir tavırla: “- Gel bakalım, Şehzadem… Seninle biraz konuşalım.” demiş ve elinden tutarak, yelkenlinin güvertesine çekmiş. “- Söyle bakalım… Paran var mı?” diye sormuş.

Oğlan:

“- Var efendim…” diye yanıt vermiş, “- On param var.”.

Kaptanın gülmeye mecali kalmamış; yoksa, kahkahalarlarını tutamayacakmış. Oysa; yalnızca gülümseyebilmiş.

“- Bak delikanlı.” demiş. “- Bu para, iskeleye çıkmana yetmez. Ama, mademki, bizimle gelmek istiyorsun; o halde, karın tokluğuna miçoluk yapman gerekecek.”.

Oğlan, sevinçten uçmuş. Utanmasa, sarığını havaya fırlatacak, arkasından sıçrayacakmış; kendisini güç tutmuş.

“- Yaparım efendim… Tüm yelkenliyi temizler, yerleri gıcır gıcır yaparım. Ne derseniz onu yapar, onu getiririm. Yeter ki, beni yelkenlinize alın; Hindistan’a götürün.”.

“- O halde, yarın şafak vakti, burada ol. Sakın geç kalma ha!.. Haydi şimdi git.” diyerek, oğlana yolu göstermiş kaptan. Ve, uzaklaşmakta olan delikanlının arkasından, eli sakalında, uzun uzun, bakmış; kafasını iki yana sallamış ve mırıldanmış: “- Deli çocuk…”.

 

Oğlan, sabahı zor etmiş. Gün ışımadan, kalkıp giyinmiş; yataktan daha önce kalkan anasının hazırladığı çıkını alıp, onunla vedalaşmış; elini öpmüş. Ana yüreği, canından değerli oğlundan ayrılmak istememiş; uzun uzun sarılarak, yanaklarından, gözlerinden öpmüş. Gözleri iki çeşme; bir yandan, isli çömlekle oğlunun arkasından su dökerken, bir yandan da:

“- Oğul, kendine iyi bak, kötülerden koru, uyurken üzerini iyi ört ki hasta olmayasın, tez dönmeye bak…” diye tespih dizer gibi ardı ardına sıraladığı sözcükleri, aceleyle mırıldanırmış. Oğlan, gözden kaybolmadan önce, son bir kez anasına bakmış. Gerçekte, onun da gözleri yaşlı imiş. Gözlerini gömleğinin yeni ile silmiş ve arkasına bakmadan, koşar adımlarla, limana giden ara sokaklarda kaybolmuş.

Limana geldiğinde, kaptan ile tayfaların, yelkenliyi harekete hazırladıklarını görmüş. Onlar da, oğlanı görmüşler ve hep bir ağızdan:

“- Gemimize hoş geldin Haşmetlü Şehzademiz…” diyerek, alaycı bir kahkaha ile önünde eğilmişler.

Oğlan, bir gün öncesinden tanışık olduğu bu tavra aldırmamış. Kaptanın önüne gelerek:

“- Emirlerinize hazırım efendim.” demiş. Kaptan, elinde kova ile onu beklemekteymiş.

“- Al şu kovayı da, denizden su çek ve temizliğe başla” talimatını vermiş.

Gemi harekete hazır olduğunda, demir almışlar ve, yavaş yavaş, limandan ayrılmaya başlamışlar. Oğlan, o zamana kadar, İstanbul’u hiç denizden seyretme olanağını bulamamış. Elindeki kovayı yere bırakarak, giderek küçülen kenti, hayran hayran, seyretmeye koyulmuş. Kaptan, oğlanın bu şaşkınlığına, sevecen bir gülümseme ile bakıyormuş. Bu şaşkınlık, onun hiç de yabancı olmadığı bir tepkiymiş.

Yolculuk, tam üç ay sürmüş. O zamanlar, henüz buharlı gemiler icat olunmadığından, kürek ve yelkenle yol almak zorunda kalmışlar. O tarihte, Süveyş Kanalı da, henüz, açılmamışmış. Bu yüzden; tüm Afrika’yı güneyinden dolaşarak, Hindistan’a varmışlar.

Önceleri, oğlanı, deniz tutmuş; bir ara, ayakta duramayacak hale gelmiş, ama çabuk alışmış. Kısa sürede, tayfalara kendisini sevdirmiş. Ama, tayfalar, onu, “şehzadem” diye çağırmayı, asla terketmemişler. Bu, onların hoşuna gidiyormuş; doğrusu, oğlan da, bu hitaptan hiç şikayetçi değilmiş; hatta, gizliden gizliye, böyle çağrılmaktan haz duyuyormuş.

Su ve yiyecek almak için uğradıkları her limanda, değişik yapı ve kültürde insanları tanıma fırsatı bulmuş. Bunlardan kimilerinin renkleri kahve gibi koyu imiş; vücutlarının belden üst kısımları da çıplakmış; çok da sevimli insanlarmış. Kaptan, onlara, getirdikleri su ve yiyecek karşılığında, boncuk, tarak, ayna gibi süs;  kaşık, çatal gibi ev eşyası veriyormuş. Çoğunlukla, dostça karşılanıyorlarmış. Ama, bir keresinde, limanın girişinde onlarca kayık onları karşılamış. Kayıklar, insanlarla dolu imiş. Kaptan, önce, kendilerini karşıladıklarını sanmış. Ancak, çok geçmeden, üzerlerine yağan mızrak ve oktan, öyle olmadığını anlamış ve tayfaya, hemen uzaklaşma konusunda emirler vermiş. Canlarını zor kurtarmışlar. Sonraki limana kadar da, yiyecek ve suyu idareli kullanmaya özen göstermişler.

Tayfalardan biri anlatmış. O da, bu limanlardan birindeki yerli dostundan duymuş. Bu kıyılarda, Avrupalılar kolgezerlermiş. Amaçları, yerli halktan sağlıklı ve güçlü kadın, erkek ve çocukları yakalayıp, kaçırmakmış. Yakaladıklarını, boyunlarına geçirdikleri halkalarla zincire bağlayıp, kıyıdan uzak bir adada, son derece pis ve sağlıksız binalara hapsederlermiş. Bu binalardaki, penceresiz, dar odalara, üst üste konulan yerlileri, hayvan besler gibi besleyip, iyice semirmelerini sağlarlarmış. Karşı çıkanlara, akıl almaz aletlerle korkunç işkence yaparlarmış. Yeterince semirenleri, binanın denize açılan dar koridorundan gemilere bindirirlermiş. Koridorun girişinde,  “Dönüşü Olmayan Kapı” yazısı asılıymış. Gerçekten de, bu koridordan geçenler bir daha geri dönemezlermiş. Çok büyük yelkenlilerin ambarlarına, kadın ve erkekler ayrı ayrı doldurulup, Okyanusun öte tarafındaki Amerika’ya doğru yola çıkarırlarmış. Hatta; evli çiftleri ayrı gemilere doldurup, bir daha birlikte olmasınlar diye, ayrı ülkelere gönderirlermiş; çocuğu anasından, kadını kocasından sonsuza dek ayırırlarmış. Yolda isyan edenleri, geminin topuna bağlayıp, diğerlerine ders olsun diye, patlatırlarmış. Yolculuk haftalarca sürermiş. Sağ kalanlar, köle pazarlarında, zengin çiftçilere, pamuk tarlalarında çalıştırılmak üzere, satılırmış. Satılanların, dinleri, dilleri ve isimleri değiştirilirmiş; bu durumu kabullenmeleri için de, korkunç işkenceler yapılırmış. Bundan böyle, ne ülkelerini, ne ailelerini yeniden görebilirlermiş.

Hikayeyi dinleyen oğlan, ürpermiş:

“- Ne vahşet, bunu yapanlar da insan mı?” diye mırıldanmış.

Tayfa, yerli halkın, kendilerini de bu insan tacirlerinden sandığı için, liman girişinde, gemiye saldırdığını tahmin ettiğini söylemiş.

“- Haklılar…” demiş oğlan ve devam etmiş:

“- Ben de olsam,  aynı şeyi yapardım.”.

O gece, köle yapılmak üzere kaçırılan zavallı insanları düşünmekten, oğlanı uyku tutmamış. Durup durup, insan tacirlerine beddualar yağdırmış.

Yolculukları, kimi zaman, çok zor koşullarda sürmüş. Korkunç fırtınalar ve dev dalgalarla günlerce boğuşmuşlar. Oğlan, İstanbul Boğazında dalganın böylesini asla görmemiş. Kaptan ve tayfalar, kapkara dağlar gibi üzerlerine gelen dalgalardan kurtulmak için tüm beceri ve deneyimlerini kullanmışlar. Bir keresinde, dalgaların sürüklediği geminin kayalara bindirmesine ramak kalmış.

Havanın güzel olduğu zamanlar, uçsuz bucaksız Okyanusun seyrine doyum olmuyormuş. Hele, adlarının balina olduğunu öğrendiği dev balıkların yelkenlinin yanında sürüler halinde, su püskürterek, yüzmelerini seyretmek, ayrı bir zevkmiş. Önceleri, bu devlerin yelkenliye saldıracaklarını sanıp, korkmuş. Ancak; sonradan zararsız olduklarını anlamış. Balinaların resmi geçidinden sonra, yunus balıklarının dansları başlarmış. Kimi zamanda, uzaktan uzağa geçen yelkenlileri görürlermiş. Böyle zamanlarda, direkteki gözcü, “- Uzakta,… bir gemi göründü!…” diye avazı çıktığı kadar, aşağıya, bağırırmış. Kaptan ve tayfalar, o yana koşup, bakarlarmış. En büyük korkuları da, bu geminin, bir korsan yelkenlisi olmasıymış. Bereket, yolculukları sırasında, hiç korsan teknesine rastlamamışlar.

Yolculuk, güneşli, güzel bir günde sona ermiş. Önce, uzaktan kentin sarayları ve tapınaklarının altın yaldızlı kubbeleri görünmüş. Kubbeler, güneşin altında, parıl parıl parlıyormuş. Göz alıcı bu manzarayı hayranlıkla  seyretmeye dalan oğlanı, Kaptanın dokunuşu kendine getirmiş.

“- İşte geldik, Şehzade.” demiş Kaptan, “- İşte Hindistan… Bak, seni bekliyor. Git, kendini göster.”.

Limana yanaşan yelkenli demir atmış. Oğlan, Kaptan ve tayfalarla vedalaşıp yelkenliden inmiş. Karaya ayak bastığında, geriye dönüp el sallamış. Güvertede bulunan Kaptan ve tayfalar, hep bir ağızdan:

“- Güle güle, Şehzadem… Yolu açık olsun.” diye bağırıp el sallamışlar.

O sırada, limanda, elinde testisi, şerbet satan bir çocuk, bunu duymuş. Elindeki testiyi, bir köşeye bırakarak, limanın sonundaki çarşıya doğru koşmaya başlamış. Koşarken, bir yandan da:

“- Ey ahali, duyduk duymadık demeyin. İstanbul’dan gelen gemiden bir şehzade indi.” diye bağırıyormuş. Bunu duyan, esnaf, dükkanlardan fırlamış, çocuğu çevirip:

“- Hani nerede? Nerede?” diye, soru yağmuruna tutmuşlar. Çocuk, bir yandan, papağan gibi aynı sözleri tekrar ederken, diğer yandan da sağ eliyle, ürkek adımlarla çarşıya yaklaşmakta olan oğlanı gösteriyormuş.

Oğlanı uzaktan seçmeye çalışan kalabalık, bir an duralamış. Sonra, aralarından birisi:

“ – Yok canım…” demiş, “- Bunun neresi, şehzade? Üstünde yok, başında yok. Elbisesinden bir iplik çeksen, kırk yamalık dökülür. Üstelik, kir pas içerisinde. Eminim, beş parası da yoktur.”

Bir başkası:

“- Doğru söylersin. Bu şehzade, mehzade değil; düpedüz dilenci.” diye karşılık vermiş. “- Ben, hiç böyle şehzade görmedim. Şehzade dediğin, süslü ve değerli elbiseler giyer, adamları olur. Hem sonra, hiç yere basmaz. Tahtırevanla gezer.” diye de eklemiş.

Bir diğeri:

“- Durun bakıyım.” demiş ve çocuğa dönerek, “- Nereden geliyor demiştin?” diye sormuş.

Çocuk:

“- Şuradaki yelkenliden indi. Yelkenli, İstanbul’dan geliyor. Kulaklarımla duydum. Kaptan ve tayfalar, kendisini, şehzadem diyerek uğurladılar.” diye yanıtlamış.

“- Aman !” demiş bir başkası, endişeli bir sesle,“- Bu, Türk şehzadelerinden biri olmasın?”.

“- Evet… Evet.” demiş, heyecanla, bir başka esnaf, “- Ben, bir arkadaşımdan duymuştum. Türk şehzadeleri, gittikleri yabancı ülkelerde, tanınmamak için, tebdili kıyafet gezerlermiş. Bu da, böyle olmalı.”.

“- Doğru.” diye atılmış, çocuğa soruyu soran, “- Acele bir şeyler yapmalıyız.”

“- Ne gibi bir şey?” diye sormuş, o zamana kadar söze karışmayan biri.

“- İstanbul’dan buraya, yol çok uzun.” demiş önceki, “- Şehzade, mutlaka, önce hamama gidip, temizlenmek; yolcuğun kirini, pasını üzerinden atmak isteyecek. Tez, hamamcıya haber gönderin. Şehzadeye hizmette kusur etmesin. Şehzadeyi yalnız bırakmamak için, biz de hamama gidelim. Tüm masraflarını da biz karşılayalım.”  diye eklemiş.

Kalabalık, oğlanın şehzadeliğini hemen benimsemiş. Bir telaştır başlamış. Ancak; esnaftan aklı başında biri:

“- Durun beyler!” diye seslenmiş. Kalabalık, telaşla ona doğru dönmüş ve soru sorar gibi bakmış. Beriki, sözlerine devam etmiş:

“- Benim bir Türk dostum vardı. Ondan gördüğüm kadarıyla, Türkler çok eli açık ve misafirperver. Kesinlikle, yalnız yemek yemezler. Sofrada, bir iki davetlisi olsun isterler. Şehzade, hamamdan çıkınca, büyük olasılıkla, kendisine ve hamamda bulunan herkese yemek ısmarlayacak. O, bizim misafirimiz. Buna fırsat vermemeliyiz. Biz de, ne kadar misafirperver olduğumuzu göstermeliyiz.  Ondan önce yemekleri hazırlatmalıyız. Öyle bir sofra hazırlatmalıyız ki, kuş sütü eksik olmasın.”.

Esnaftan birkaç kişi, hamama; birkaç kişi de, en yakın aşevine koşmuş. Kararlaştırılan tembihler yapılmış, siparişler verilmiş.

Tüm bunlar olurken, bizimki, sağına soluna bakarak; biraz da, ürkek adımlarla, çarşıya doğru ilerlemekteymiş. İlerledikçe de, gördüklerine inanamamış. Yolun ortasında, ineklerin sereserpe yatmalarına bir anlam verememiş. Hele, elinde kaval, omzunda, daha önce maymun olduğunu, su ve yiyecek almak üzere uğradıkları limanlardan birinde öğrendiği hayvan, oturduğu yerde, önündeki sepette yılan oynatan adam ile, yolun ortasında, gökyüzüne doğru uzanan, ancak beş altı metre yukarıda sona eren urgana tırmanan, vücudunun belinden üst kısmı çıplak, türbanlı adama şaşmış da kalmış. Yılanın kavalın sesiyle nasıl oynadığına, urganın nasıl olup da havada asılı durduğuna akıl erdirememiş. Bunların birer gözbayıcılık olduğuna karar vermiş. Tek ayağının üzerinde dans eden altı kollu tanrıça heykelinin önüne geldiğinde, iyice şaşırmış. Hindistan’da altı kollu insanların da yaşadığına inanmış.

Gördüklerinin şaşkınlığı ile, çarşıda olup bitenin de ayırdına varamamış. Esnaf da,  o yaklaşınca, hemen, dükkanına girmiş ve işinde gücündeymiş gibi bir görüntü vermeye çalışmış. Bizimki, bir iki dükkanın önünde, çekingen çekingen oyalandıktan sonra, cesaretini toplayıp birinin kapısından içeri dalmış.

“- Hemşerim!…” demiş, önündeki işiyle meşgul görünen dükkan sahibine, “- Ben buraların yabancısıyım. Çok uzaktan geldim. Çok uzun zamandan beri, şöyle bir yıkanamadım. Kir pas içindeyim. Acaba, bu yakınlarda bir hamam bulunur mu?”.

Dükkan sahibi, soruyu duymamış gibi, oralı olmamış; kafasını bile kaldırmamış. Bizim ki, sorusunu aynı tonda yinelemiş. Yine kafasını işinden kaldırmayan dükkan sahibi, eliyle işaret etmiş ve eklemiş:

“- Dosdoğru git. İki yüz metre ileride solda, kubbeli bir yapı göreceksin. İşte, hamam orası.” demiş ve işine devam etmiş.

Bizimki, gerçekten de, iki yüz metre sonra, sol tarafta kubbeli bir yapı görerek içine girmiş. Hamamcı, onu, kapıda karşılamış. Kendisine tembihlendiği üzere, gayet sakin biçimde;

“- Buyur, delikanlı.” demiş. “- Şansın varmış, yeni temizlik yaptım. Hamamım pırıl pırıl, tertemiz. İstersen, gir de bak. Üstelik, havlu ve sabun da veriyoruz.”. Hamamcının müşterilerine böyle söylemesi gelenekten olmamasına karşın, koskoca şehzadenin hamamını beğenmeyeceği, başka hamam arayacağı korkusuyla, ağzından böyle sözler çıkmış.

“- Estağfurullah.” diye yanıtlamış; bir an önce kirini atmaktan başka düşüncesi olmayan oğlan, “- Ben, yolculuğun kirinden pasından kurtulayım da, nasıl olursa olsun.”.

Hamamcı, oğlana, soyunması için, güzel ve temiz bir kabin vermiş. Soyunup, peştamalını takan oğlan, kendini hamamın kurnalarının önüne tez elden atmış.

Bu arada, esnaf da, akın, akın hamama doluşmuş. Oğlanı rahatsız etmeden, hamamın diğer kurnalarının başında, kendi aralarında konuşarak, yıkanmaya başlamışlar.

Onlar orada temizlene dursun; aşçı da yemekleri hazırlamış. Hazırlanan yemekler, yeni kalaylanmış bakır tepsilere konulmuş. Ta!.. uzaklardan pırıl pırıl parlayan tepsilerde, neler yokmuş neler. Türlü çorbalar, et yemekleri, tatlılar, sütlüler, yeni pişmiş ekmekler, pideler;  bir tek kuş sütü eksikmiş. Kırk kadar çok iyi giyimli uşağın her biri bir tepsi alarak, hamama doğru, yola koyulmuş. Masal bu ya; o sırada, Hindistan Padişahının Başveziri muhafızlarıyla, oradan, geçmekte imiş. Tepsilerle, sıra, sıra giden uşakların oluşturduğu muhteşem manzarayı görünce, atının dizginlerine asılmış. Dizginlerinden çekilen küheylan, hızını alamayıp, kendi etrafında bir tur attıktan sonra, kişneyerek durabilmiş. O durunca muhafızlar da durmuşlar. Başvezir, başını iki yana sallamış:

“- Allah, Allah!” demiş içinden, “- Bu yemekler nereye gidiyor olabilir? Yoksa, Padişah ziyafet veriyor da, benim mi haberim yok?”. “- Yok, yok; olamaz.” diye düşünmüş hemen, “- Padişah, bana söylemeden böyle bir şey yapmaz. Pekiyi, o zaman, bu yemekler nenin nesi? Kime gidiyor acaba?”.

Arkasından da, merakını gidermek için, yaverine seslenmiş. Gidip, bu yemeklerin kime gittiğini öğrenmesini istemiş, ondan. Uzaktan, yaverinin uşaklarla konuşmasını seyretmiş. Telaşla dönen yaver, nefes nefese:

“- Efendim!” demiş, “- İstanbul’dan gelen yelkenliden, bir şehzade inmiş; şu anda hamamda, yolculuğun kir ve yorgunluğunu atmakta imiş; tüm esnafa da yemek ısmarlamış. Bu tepsiler, oraya, hamama gidiyormuş.”.

Yaverin sözü biter bitmez, Başvezir, atının başını saraya çevirerek, üzengilemiş. Küheylan, bir kez daha kişneyerek, yerinden fırlamış. Başvezir önde; yaveri ve muhafızları arkada, Padişahın sarayına varmışlar. Saray, kente hakim bir tepenin üzerinde inşa edilmiş; yüksek duvarlarla korunaklı, görkemli bir bina imiş. Sarayın balkonlarından kentin tüm mahallelerini; kentin tüm mahallelerinden de, sarayı görmek olanaklı imiş. Sarayın merdivenlerine ulaşıldığında, Başvezir, hızlı ve çevik hareketlerle atından atlayarak, iki yanında aslan heykellerinin bekçilik yaptığı mermer merdivenleri, koşar adımlarla, çıkmış. Elleri bellerindeki kılıçların kabzasında heykel gibi duran, muhafızların beklediği, altın kaplı, kabartmalı kapıdan geçerek Padişahın dinlenme odasına yönelmiş. Huzura kabul için izin istemiş. İzin verildiğinde, nefes nefese, odaya dalmış. Padişah:

“- Söyle bakalım, Başvezir. Beni, bu saatte, istirahatimden ettiğine göre, anlatacağın çok önemli olmalı.” diye, kızgın kızgın, söylenmiş ve arkasından da eklemiş: İnşallah öyledir.”.

Başvezir, olanı biteni, nefes almadan, bir çırpıda anlatmış. Anlatılanları dikkatle dinleyen Padişahın gözleri faltaşı gibi açılmış ve yerinden fırlayarak, “- Çabuk, bana, hariciyeden sorumlu veziri bulup getirin!” diye, kükremiş. Muhafızlar bir yana, Başvezir başka bir yana, hariciyeden sorumlu veziri bulmak için koşuşmuşlar. Vezirin bulunup getirilmesini beklerken Padişah, dinlenme odasının içinde, bir köşeden ötekine hızlı, hızlı ve iri adımlarla gidip gelmeye başlamış. Bir yandan da, kendi kendine, sinirli, sinirli konuşuyormuş: “- Nasıl olur, böyle bir şey? Nasıl olur da, Türkiye’nin bir şehzadesi ülkemize gelir ve benim haberim olmaz? Ben, Koskoca Türk Padişahına şimdi ne diyeceğim?  Bunu sorun yaparsa ve ilişkilerimizi keserse, ne yaparız? Hemen, bu durumu düzeltmeliyiz.”.

Padişah böyle söylenerek odanın içinde gezinmekte iken, önde Başvezir, arkada hariciyeden sorumlu vezir içeri girerler. Padişah odanın içinde gidip gelmesini kesmeden, “- Neredesin be adam?!” diye vezirine çıkışmış ve “- Ülkeme, bir Türk şehzadesi, sessiz sedasız geliyor, senin ruhun duymuyor! Beni Dünyaya rezil mi etmek istiyorsun? Hindistan Padişahı, bir Türk şehzadesini karşılayıp ağırlayamamış demezler mi? Nerede kaldı sizin konukseverliğiniz diye sormazlar mı? Sorarlarsa, ben ne derim?” diye sinirli, sinirli eklemiş.

Padişahın hiddetinden huzursuz olan vezir, “- Devletlüm …” demiş, duyulur duyulmaz bir sesle, “- Bana, bu konuda, Türkiye’den bir mektup gönderilmedi. Benim de, şimdi haberim oldu. Yüksek müsaadelerinizle, hemen gerekeni yapacağım. Siz merak etmeyin, Ülkemizin yüksek onuru neyi gerektiriyorsa, onun yapılmasını sağlayacağım.”.

Vezir, böyle söyledikten sonra, çıkmak için izin istemiş.

“- Bekle biraz…” diye veziri durdurmuş Padişah, sakinleşmiş gibi görünerek. Ve eklemiş: “- Ben, vakti zamanında, bir kitapta okumuştum. Türk soyluları, başka bir ülkeyi ziyarete gittiklerinde, önceden haber vermezlermiş. Bunu, o ülkenin insanlarını, toplumsal yaşayışlarını, uygarlıklarını, gelişmişliklerini, gelenek ve göreneklerini yakından tanıyabilmek için yaparlarmış. Üzerlerinde de görkemli elbiseleri olmazmış; halktan birileri gibi giyinirler, onlar gibi davranırlarmış. Bu kez de öyle olsa gerek. Sen, hazırlıklı git. Şehzade Hazretleri çok uzun yoldan geldi. Üzerindeki elbise de, oldukça kirlenmiş ve yıpranmış olmalı. Temiz çamaşırlar ve elbise al ve bir fırsatını bul, hamamdan çıkmadan onunkilerle değiştir. Ha!… sakın unutma. Ondan önce davranıp, yemeklerin parasını ver. Onun, burada, kendi parasını harcaması, bizim şanımıza yakışmaz.”.

 

Padişahın odasından çıkan Başvezirle hariciyeden sorumlu vezir, yanlarına Hazinedarı da alarak, atlı muhafızların koruması altında, doğruca, bizim oğlanın kirini atmakta olduğu hamamın yolunu tutmuşlar. Saray erkanının gelmekte olduğunu haber alan hamamcı, onları kapıda karşılamış ve önünde yerlere kadar eğildiği Başvezire, son derece saygılı bir ses tonu ile, “- Emirleriniz haşmetlüm…” demiş.

“- Hamamcı sen misin?” diye, saraylılara özgü tok bir sesle, sormuş, Başvezir. Ve devam etmiş; “- Şu anda hamamınızda yol yorgunluğunu gidermekte olan saygıdeğer Şehzade, Ulu Padişahımızın özel ve çok değerli konuğudur. Sakın ola ki, hizmette kusur etmeyesin. Bir dediğini iki edersen, başına gelecekleri bilirsin. Tez, şu çamaşır ve elbiseyi, soyunma odasına götür ve onunkilerle değiştir. Kendisine de bir şey söyleme.”.

“- Emirleriniz başım üzerine, Haşmetlüm.” diye, aynı saygılı ses tonu ve uslüp ile yanıtlamış hamamcı. Ve derhal söyleneni yapmış.

Bu sırada, dışarıda olan bitenden haberi olmayan bizim oğlan, hamamda güzelce yıkanıp, kirinden pasından kurtulduktan sonra, giyinmek üzere, soyunma odasına geçmiş. Geçmesine geçmiş ama, eski, yırtık pırtık elbisesinin yerine, tertemiz iç çamaşırlarını ve ipek  kumaştan dikilmiş pahalı elbiseyi görünce, irkilmiş. “- Eyvah!…” demiş, kendi kendine, “- Odaları karıştırdım herhalde!…, Hemen çıkayım, yoksa hırsız tutarlar beni…” diye söylenmiş. Ve, arkasından da, odadan çıkmak üzere kapıya yönelmiş. Yönelmesiyle de, hamamcıyla burun buruna gelmesi bir olmuş.

“- N’oldu, Beyzadem?” diye sormuş, hamamcı. “- Hamamda bir şey mi unuttunuz?”.

“- Yok, yok !…” demiş, aceleyle ve endişeli bir tonla, oğlan, “- Bir şey unutmadım. Odaları karıştırdım herhalde…”.  Hamamcının inanmayacağını düşünerek de, “- Vallahi…” diye, titrek ve cılız bir sesle, eklemiş.

Oğlanın şaşkınlığını ve endişesini anlayan hamamcı, gülümseyerek, “- Yok, beyzadem, yok. Odanızı karıştırmış filan değilsiniz. Burası, tam sizin odanız. Lütfen girin ve giyinin.” demiş.

Oğlan, bir hamamcıya, bir de odadaki çamaşır ve elbiseye bakmış. İnanamamış, bir daha, bir daha bakmış. Oğlanın kafasından geçen soruları bakışından anlayan hamamcı, “- Beyzadem…” diye söze başlamış, “- Bizde adettir. Uzaklardan gelen yabancı konuklarımızı böyle karşılarız. Lütfen odanıza girin ve giyinin. Sizi bekleyen çok değerli ve saygıdeğer konuklarınız var. Ama önce, berberimizi göndereceğim, saç ve sakalınızı düzeltsin diye…” demiş ve odadan çıkıp, gitmiş.

Hamamcının gitmesinden sonra oğlan, bir süre hareketsiz kalmış. Gördüklerine ve duyduklarına inanamıyormuş. Neden sonra, “- Allah… Allah!…, insan yaşadıkça daha neler görecek kim bilir?! Ne tuhaf memleketler var, Dünyada… Her yabancıya böyle yapıyorlarsa?!… Çok zengin olmalılar… Aman sen de, bana ne… Onlar öyle istiyorlarsa öyle olsun… Benim de, zaten böyle güzel bir elbiseye ihtiyacım vardı. Yoksa, Hindistan Padişahının kızını istemeye nasıl giderdim?…” diye mırıldanmış. Sonra da, neşeli bir İstanbul şarkısının nağmelerini ıslıkla seslendirmeye başlamış.

Oğlan her şeyiyle hazır olup odadan çıktığında, Başvezir ve vezirler koşup, önünde eğilmişler ve, teker teker, kendilerini tanıtıp, “- Hoş geldiniz Şehzadem.” demişler.

Oğlan, o anda, her şeyi anlamış. Sihirli sözcük, “şehzadem” imiş. Kaptanla tayfaların kendisiyle dalga geçmek için kullandıkları bu sözcüğün nasıl olup da, yabancı bir ülkede, kendisinin şehzade olduğuna herkesi inandırdığına bir türlü akıl erdirememiş. Bir an doğruyu söyleyip söylememek konusunda duraksamış. Hatta, doğruyu söylemeye niyetlenip ağzını da açmış; ama, son anda vazgeçmiş. Bunun, amacı için, iyi bir fırsat olduğunu düşünmüş; hatta, şehzade olarak kabul görmek, hoşuna bile gitmiş. “- Benim neyim eksik, şehzadeden” diye böbürlenmiş, “- Hem, bana ne?!…, Onlar, beni şehzade gibi görmek istiyorlarsa, bu onların sorunu… Ben, onlara, şehzade olduğumu söylemedim ki…” .

Tüm bu düşünceleri, bir saniyeden kısa sürede aklından geçiren oğlan, gülümseyerek, “- Hoş bulduk” diye yanıtlamış.  Bunu söylerken de, ileride, köşede, kurulmuş; kırk kişilik muhteşem sofrayı farketmiş.

Masalın burasında, amcam, her zaman yaptığı gibi, omuzlarını yükselterek, derin bir nefes alır; sonra da, eliyle vurarak düzelttiği arkasındaki yastığa yaslanırdı. Bunu, bize, özellikle de, kapısı açık mutfakta, bir kulağı amcamda bir şeyler yapan neneme, yorulduğunu farkettirmek için yapardı. Arkasından da, “- Kerziban, nerede kaldı benim şekerli kayfem! Nefesim tükendi, ağzım kurudu. Kayfenin yanında su da olsun!” diye seslenirdi. Aslında, amcam neneme değil, gelinlerine seslenirdi; kızım sana söylüyorum gelinim sen anla misali. Masalın bu bölümünün yaklaştığını anlayan nenem, amcamın kahvesini, gelinlerine, özellikle de, küçük gelini olan ablama, çoktan hazırlatmış, istemesini beklemekte olurdu.

Amcam, ablamın getirdiği suyu içip, kahveyi yudumlarken, pür dikkat o’nu seyrederdik. Fincanı kulpundan sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla özenle tutup, hafifçe öne doğru uzattığı dudaklarına dikkatlice götürdükten sonra, kahveyi, öyle bir “hüüüüüppp” sesiyle, içine çekmesi vardı ki; bugün dahi kulaklarımda. Ben, amcamın bu kahve aralarını, sinemalarda filmin en heyecanlı yerinde verilen “beş dakika ara”lara benzetirdim. Aynı sabırsızlığı, amcam kahvesini keyifle içerken de duyardım. O zamanlar, Polatlı’da, iki sinema vardı: Sakarya Sineması ve Yeni Sinema. İkisi de, kerpiç yapılardan oluşan bu sinemaların birer de yazlıkları vardı. Yeni Sinemanın yazlığı, yanında; Sakarya Sineması’nınki ise, üçyüz metre ileride, çarşıda idi. Bugün, bu sinemaların ikisinin de yerinde yeller esiyor; daha doğrusu, binalar yükseliyor. Her ikisi de, müteahhitlerin kenti beton yığınına çevirme gayretlerine kurban gitti. Önce, Yeni Sinema yıkıldı; yerine balkonlu dev bir sinema yapıldı. Daha sonra o da yıkıldı ve, bindokuzyüzseksenlerde, yerinde, içinde kiracıların oturduğu çok katlı ve yüksek bir apartman yükseldi. Ne de olsa, zahmeti az, getirisi bol. Zaten, evlere televizyon girdikten sonra, sinemaların pek müşterisi de kalmamıştı.

Yeni  Sinema ile amcamın evi arasında, bir cadde ve Hanım’ın hanları vardı. O tarihte bu eski ve izbe hanlar henüz yıkılıp, yerine Belediye Sineması ve Belediye Binası yapılmış değildi. Amcamın evinin avlusundaki dut ağacına çıkıp baktığımızda, Yeni Sinemanın yazlığının beyaz perdesini görebilirdik. Tehlikesine karşın, biz çocuklar, dut ağacının dallarına tüneyip, sanki yazlık sinemanın tahta sandalyesinde oturuyormuşçasına, keyifle filim seyrederdik; bir, şekerli su ve karbonattan ibaret, gazozumuz eksikti. Hani şu, açacağın kapağı yerinden oynatmasıyla, “pöööp!” diye ses çıkaran ve, şişenin ağzından, köpürerek taşan gazoz.

Şimdi hatırlıyorum da, o zamanlar, öğrenciler için, Cumartesi günleri, ayrı bir seans yapılırdı: otuz kuruş. Otuz kuruş deyip geçmeyin, her zaman bulamazdık. Ama ben oldukça şanslıydım. Hiç olmazsa, sinemalardan biri yönünden. En yakın arkadaşımın eniştesi, Yeni Sinemanın kapısında, bilet kontrolünde görevliydi. Patronun ve çocuklarının başka işle uğraştıkları bir ara, kaşla göz arasında, arkadaşımı ve beni içeri alırdı. Şimdi düşünüyorum da, Sinemacı Celal’a oldukça borçlanmışım.

İşte böyle günlerde, filmi keyifle seyrederken, en heyecanlı yerinde, birden, perdede kocaman bir “Beş Dakika Ara” yazısı görünür, arkasından da ışıklar yanmaz mı… Bütün keyfim kaçardı. Nefret ederdim, o yazıdan. Kimi zaman onbeş dakikaya kadar çıkabilen; çocukların, ışıkların yanmasıyla eş zamanlı olarak başlayan, itiş-kakışları ve çıkardıkları uğultularıyla dolu o beş dakika, bir ömür gibi gelirdi bana. Öyle bir uğultu ki, içinde her şey var: Çığlık, ıslık, bağırtı, kahkaha, hatta masum sayılabilecek çocukça küfürler. Satıcı çocukların, “gazuuuuuzzzz buuuuzzzzzz!..”, “eğlenceliiiiiiiiikkkk!.” diye var güçleriyle çıkardıkları sesler bile duyulmazdı, bu uğultu yüzünden. Dayanılmaz bir uğultu; şimdi bile, beynimden silinmiş değil.

Amcam, kahvesini içerken, gözlerimin önünden bu sahne geçerdi. Biraz sabırsızlıktan, biraz da bu sahnenin içimde yarattığı huzursuzluktan, amcamın kahvesini bir an önce bitirmesi için dua ederdim. Diğer çocukların durumları da, benimkinden pek farklı olmazdı. Ama, o, bizim, bu halimize hiç aldırmaz; sanki farkında değilmiş gibi, kahvenin keyfini çıkarır; uzattıkça uzatırdı.

Amcam, fincanı şöyle bir salladıktan sonra kahvesinden son yudumu alıp, bardakta kalan son su damlasını da içer ve sanki unutmuş gibi; “- Nerede kalmıştık, çocuklar?” diye sorardı. Sabırsızlığın vermiş olduğu dalgınlıkla olsa gerek, her defasında oyuna gelir, hep bir ağızdan, “- Sofrada” diye bağırırdık. O, hafif bir alaycı gülümseme ile, “- Ha öyle mi?” diye, masalı anlatmayı, kaldığı yerden sürdürürdü:

Bizim oğlan, kırk kişilik görkemli sofrayı fark etmiş, fark etmesine, amma… Aynı anda, içini bir korku da salmış. Şimdiye kadar ne böylesine görkemli bir sofraya oturmuş; ne de görmüş. Oturduğu sofraların da, kıyısına şöyle bir ilişirmiş. Ne yapacağını şaşırmış. İmdadına, saygıda kusur etmemek için telaşla, ona buna emirler yağdırmaktan oğlanın şaşkınlığını fark edemeyen Başvezir yetişmiş. Sofranın kuştüyü minder ve yastıklarla hazırlanmış en güzel köşesini göstererek;

“- Buyurun Şehzadem. Lütfen oturun. Sizin için hazırlandı.” demiş.

Bu söz, bizim oğlanı kendine getirmiş. Kuştüyü mindere güzelce bağdaş kurup, oturduktan sonra, içinden, “Şehzade olmak da, hiç fena değilmiş yahu.” diye geçirmiş. Geçirmiş ama, sofra adabından hiçbir şey anlamadığı da, o anda aklına gelivermiş. Sofra konusunda tek bildiği şey, kırık tahta kaşıkla toprak çömlekten çorba içmekten ibaretmiş. Ne yapacağını bilememiş; öylece kalakalmış. Orada bulunanlar, onun bu haline bir anlam verememişler. Bunu, yemeğe başlamadan önce uygulanan bir tür Türk geleneği sanmışlar. Onlar da, hareketsiz, öylece beklemeye başlamışlar.

Bizim oğlan, bakmış, olacak gibi değil; o bekledikçe, diğerleri de bekleyecek. Karnı da öylesine açıkmış ki, beklemeye tahammülü yokmuş. Birden aklına gelmiş: “- Ağalar” demiş, muzipçe bir gülümsemeyle,  “- Bizde adettir; ev sahibi, konuğa yol gösterir.”.

Başvezir, önce duralamış, hemen sonra toparlanarak, yemeğe başlamış. Bizim oğlan da arkasından; Başvezir ne yaptıysa, o da aynını yapmış. Zaten bir süre sonra da, kimse kimseyi görmez olmuş; herkes kendi derdine düşmüş. Sofra da, bir telaştır gitmiş. Boşalan tabakların yerine, hızla doluları geliyormuş. Bizim oğlan, hayatında, hiç bu kadar çok yemek yediğini hatırlamıyormuş. Öylesine yemiş ki, sonraki birkaç gün ağzına bir şey koymasa olurmuş. Tatlıların ardından, gelen kahveler içilirken, Başvezirle sohbet de koyulaşmış.

Şehzadeliğin tadını aldı ya; bizim oğlan, başlamış anlatmaya. Ülkesinin Dünyanın en büyük ülkesi olduğundan, kentlerinin güzelliğinden, sarayların görkeminden, hazinelerinin zenginliğinden, ordularının gücünden, askerlerinin ve okçularının becerilerinden, başka hiçbir ordunun sahip olmadığı silahlardan, gürlediklerinde düşman askerlerinin ödlerini patlatan toplardan, hızlarına rüzgarın yetişemediği süvarilerden, savaş yelkenlilerinin sayısından ve hızından, aklına abartılı ne geldiyse anlatmış. Anlatılanları, Başvezir, biraz hayranlıkla, biraz da kıskançlıkla dinlemiş. Başvezirin hemen yanında da, bir yazman, anlatılanları, kuştüğü kalemi ile, kelimesi kelimesine, kaydediyormuş. Amacı, oğlanın anlattıklarını, tez elden Padişaha ulaştırıp, bilgisine sunmakmış.

Kahveler bitirildiğinde, kalkma zamanı geldiğini anlayan oğlan, şehzadeliğe kendini kaptırarak, elini kemerine götürmek üzere davranmış. Davranmış davranmasına da, on paradan başka parası olmadığı aklına gelivermiş; ürpermiş. Bereket versin; onun niyetini anlayan Başvezir, ondan önce davranarak, kemerine varmadan elini tutmuş: “- Yoooo!… Şevketlüm” demiş, “- Siz, burada, Padişahımızın  değerli konuğusunuz; bu yemek şerefinize, Padişahımız Hazretlerinin emri ile hazırlatıldı”.

İçinden derin bir oh çeken oğlan, altta kalmamak için, “- Ama,…” diyecek olmuş; Başvezir susturmuş.

Dışarı çıktıklarında, oğlanın ağzı bir karış açık, öyle bakakalmış.

Bir kalabalık, bir kalabalık, sanki mahşer. İğne atsan yere düşmezmiş. Bizim oğlan böyle bir kalabalığın, Padişahın özel günlerde yapmış olduğu törenlerde olduğunu görmemiş, ama duymuşmuş. Ya o ne öyle? Kulakları sağır eden korkunç bir gürültü. Kalabalık, hep bir ağızdan;

“- Hoşgeldin, safalar getirdin Şehzadem!..” diye avazı çıktığı kadar bağırıyormuş; arkasından da bir alkış tufanıdır gidiyormuş.

Mahşeri kalabalığın tam önünde de, ne menem bir şey olduğunu bilmediği, bir hayvan; belki de, bir dev duruyormuş. Hayvanın bacaklarının herbiri, ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz yıllık çınar ağacı kalınlığında imiş. Kulaklarının  herbiri de, İstanbul’daki fakirhanesinin tabanına halı niyetine serilse olurmuş. Ya o burnundaki hortum?.. Hayvanın sırtına, altın yaldızdan işlemeli kadife bir de taht yerleştirilmişmiş. Hayvan, bu durumdan, biraz da kalabalıktan hiç memnun olmasa gerek, ayaklarını sırasıyla kaldırıp kaldırıp indiriyormuş. Bu arada da, burnundaki hortum, bir sağa bir sola sallanıyormuş.

Bizim oğlan, hayvanın kendisi için hazırlanmış olduğunu anlamış anlamasına da, sırtına nasıl çıkılacağını bir türlü kestirememiş. Etrafına bakınmış; merdiven gibi bir şey de görememiş.

Böyle bir hayvanı ilk kez gördüğünü anlayan Başvezir, hayvana fil dediklerini, insan ve eşya taşımak üzere eğittilerini oğlana anlatmış. Sonra da, nasıl binileceğini göstermiş. Bu arada hayvan da, bakıcısının talimatı üzerine, hortumuna merdiven basamağı biçimini vererek, oğlanın önünde durmuş. Oğlan da, Başvezirin tarif ettiği şekilde, ayaklarını, hortumun üzerine yerleştirmiş. Filin hortumunu yavaşça kaldırmasıyla tahtın hizasına kadar yükselen oğlan için, alkışlar arasında, tahta çıkıp oturmak hiç de zor olmamış. Ardından da, Başvezir aynı yöntemle filin sırtına çıkıp, yanına oturmuş.

Sonra kafile hareket etmiş. Önde fil, arkada atlılar, en arkada da kalabalık, altın yaldızlı kubbeleri uzaktan görünen saraya doğru yola koyulmuş.

Saraya geldiklerinde, avlunun dev kanatlı ahsap kapıları ağır ağır iki yana açılmış ve sarayın göz kamaştıran görkemi tümüyle ortaya çıkmış. Oğlan, belli etmemeye çalışarak, bu güzelliği hayran hayran seyre koyulmuş. Başvezir, oğlanın bu halini farketmiş farketmesine de, insanın ilk kez gördükleri karşısındaki şaşkınlığına vermiş.

Kalabalık avlu kapısının dışında kalmış. Avluya yalnızca filin ardındaki atlılar girmişler. Fil ve atlılar, avlu kapısından sarayın merdivenlerine kadar, yolun iki yanına dizilmiş, mızraklı muhafızların arasından geçerek ilerlemiş. Muhafızların üzerinde sırmalı işlemeli üniformalar varmış. Başlarında, önünde tüy bulunan kocaman sarıklarıyla, muhafızlar çok heybetli görünüyorlarmış.

Merdivenlere geldiklerinde, filden inmişler ve ağır ağır mermer basamakları, yine muhafızların arasında çıkmışlar. Saraya, devasa altın yaldızlı bir kapıdan girmişler. Girmişler girmesine de, oğlanın şaşkınlığı bir kat daha artmış. Bir o yana bir bu yana, ağzı açık bakar dururmuş. İhtişamdan gözleri kamaşmış. İstanbul’da da saraylar görmüş, ama hiç içlerine girmemişmiş. İçlerine girmek şöyle dursun, yanlarına bir fersah bile yaklaşamamışmış. Hep uzaktan hayran hayran seyretmişmiş İstanbul saraylarını.

İşte şimdi, bir sarayın içindeymiş. Yerler, rengarenk   desenli ipek halılarla kaplıymış. Duvarlarda, kıymetli taşlardan yapılmış işlemeli şamdanlar varmış. Pencerelerin camları da rengarenkmiş. Bu camlardan içeri süzülen güneş ışığı muhteşem bir görüntü yaratıyormuş. Bu ağır kristal avizeleri tavanlar nasıl taşıyor diye içinden geçirmiş. Böyle düşünürken kendine gelivermiş. Böylesine şaşkınlık bir şehzadeye hiç yakışır mı diye sormuş kendi kendine. Sonra da kendini toparlayıp, olabildiğince vakur bir tavır takınmış.

Oğlan şaşkınlığını istediği kadar saklasınmış; Başvezir, onu zaten yan gözle seyrediyormuş. Başveziri farkeden oğlan, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, “- Babamın saraylarının mimarını, Padişaha göndersek mi, ister mi acaba?” diye, Başvezirin duyacağı şekilde, fısıldamış.

Oğlanı doğruca Padişahın huzuruna çıkarmışlar. Huzura vardıklarında, Başvezir dahil tüm erkan, tahtın önünde secdeye kapanmışlar. Oğlan ne yapacağını bilemediğinden, ayakta öylece kalakalmış. “- O da diğerlerinin yaptığını yapsamıydı acaba!?” diye düşünürken, Padişah ayağa kalkmış ve tahtından inerek ağır ağır oğlana doğru ilerlemiş. Secdede yan gözle onlara gözetleyen diğerlerinin endişeli bakışları altında, Padişah, omuzlarından iki eliyle tutarak, oğlanı kendisine çekmiş ve kucaklamış. Daha sonra da, yerde secdede duran Başvezire dönerek, “İşte, gerçek bir şehzade. Babasının temsilcisi… Dünya Padişahının oğlu hiç başka bir Padişahın önünde eğilir mi?” demiş ve eklemiş, “Ülkemize hoş geldin safalar getirdin oğlum!..Türk Padişahının Şehzadesi olarak başımızın üzerinde yerin var. Burası senin de evin; keyfince gez, toz; ye , iç. İstediğin kadar kalabilirsin.”.

O zamana kadar, sarayın ve tahtın ihtişamından gözlerini alamadığı için etrafını görmeye fırsat bulamayan oğlan, birden, Padişahın sağ yanında oturan ayın ondördü gibi güzel ve genç bayanı farketmiş. İçinden, “- Padişahın eşi olamayacak kadar genç; kızı olmalı” diye geçirmiş.

Padişah da, oğlanın kızına baktığını farketmiş. Bir eliyle oğlanın sol elini tutarak, geriye dönüp, diğer eliyle de kızının sağ elini tuttuktan sonra, oğlana;

“- Bak, bu benim dünyalar güzeli biricik kızım. O benim kızımsa, sen de oğlumsun. Sarayı ve güzel Ülkemizi, sana o tanıtacak.” demiş.

Oğlan, sevinçten havalara uçacak gibi olmuş. “- Böylesi ancak masallarda olur. İşte, yıllardır hayalini kurduğum Hindistan Padişahının güzel kızı karşımda; bana bakıp gülümsüyor” diye düşünmüş.

Gerçekten de, Padişahın kızı ona bakıp gülümsüyormuş. Kız da oğlanı genç ve yakışıklı bulmuş ve beğenmiş. Oğlanın, fakirliğin yok edemediği tek şeyi gençliği ve yakışıklılığıymış. Zengin giysiler, oğlanın gençliğini ve yakışıklılığını daha bir öne çıkarmış; gerçek bir şehzadeden farksız kılmışmış.

Biraz sonbetten sonra, Padişahın kızı babasından oğlana odasını göstermek üzere izin isteyerek; oğlanla birlikte, merdivenlerden odaya çıkmışlar. Oğlana ayrılan odanın penceresinden, tüm kent ve liman görünüyormuş. Onlar gelmeden önce, ihtiyacı olabilecek her şey odaya konulmuşmuş. Pencerenin önündeki sehpanın üzerinde, oğlanın daha önce hiç görmediği türden, meyva ile dolu gümüş bir tabak da tüm iştah açıcılığıyla duruyormuş.

Oğlanla kız, bu sehpanın yanına karşılıklı olarak oturup, bir süre sohbet etmişler. Oradan buradan konuşmuşlar. Sohbet uzadıkça uzamış. Kız, İstanbul’u çok görmek istiyormuş; hakkında çok şeyler işitmiş, ama görmek henüz kısmet olmamışmış. Babasının izni olsaymış, yolculuğun tüm tehlikelerine karşın gidip görürmüş. Ama, babası, yolculuğu bahane ederek, izin vermiyormuş.

Padişahın kızı, oğlanın dinlenmek isteyebileceğini düşünmüş ve sarayı gezdirmek üzere ertesi gün yeniden geleceğini söyleyerek, oradan ayrılmış. Ayrılmadan önce de, herhangi bir şeye ihtiyacı olduğunda, yatağın yanında tavandan sarkan püsküllü kordonu çekmesinin yeterli olacağını söylemiş.

Kız kapıdan çıkar çıkmaz  oğlan, kendisini olduğu gibi yatağa fırlatıp, kuş tüyü yastığa başını koymuş. Koymasıyla da, yorgunluktan uykuya dalması bir olmuş. Zavallının günün olağandışılığını düşünecek vakti dahi olmamış.

Uyandığında, güneş çoktan bir mızrak boyu yükselmişmiş. Hemen yataktan fırlamış; fırlarken de, kendi kendine söylenmiş: “- Vay canına!.. Bu nasıl uyku!? Tüm geceyi deliksiz uyku ile geçirmişim…”.

Duşunu aldıktan sonra, karnının iyiden iyiye aç olduğunu hissetmiş. O anda, giderken kızın söylediği aklına gelmiş. Gidip yatağın yanından sarkan kordonu çekmiş. Duyulan çan sesinden sonra açılan kapıdan hizmetkarlardan biri elinde koskocaman bir kahvaltı tepsisiyle içeri girmiş.Tepside neler yokmuş ki!? Bir kuş sütü eksikmiş.

Kahvaltısını bitirdiğinde, hizmetkar yeniden odaya girerek; hazır olduğunda Prensesin kendisini ziyaret etmek istediğini söylemiş. Oğlan da, “- Buyursun gelsin. Hazırım” demiş.

Kızın ziyareti, bir gün önce söylediği gibi, oğlana sarayı gezdirmek içinmiş. Biraz sonbetten sonra, odadan çıkarak, sarayın koridorlarında yürümeye başlamışlar. Yürürken de, kız, oğlana, saraya nereden girilir, nereden çıkılır; hangi odada kimler kalıyor; kim kimdir, hepsini anlatmış ve görülmesi gereken yerleri tek tek göstermiş. Son olarak da, babasının hazine dairesine uğramışlar. Kapıdaki iri kıyım muhafızlar, Prensesi görünce, hemen saygı ile eğilip yol vermişler.

Kız, elindeki anahtarı kapılardan birinin kilidine sokmuş ve çevirmiş. Kapı açıldığında, oğlanın gözleri de fal taşı gibi açılmış. Koskoca oda ağzına kadar elmas doluymuş. Elmasların ışıltısından, hiç pençeresi olmamasına karşın, oda, gündüz gibi aydınlıkmış.

“- İşte” demiş, kız. “- Burası, babamın elmaslarını muhafaza ettiği oda.”.

Oğlan yutkunarak kendine gelmiş. Havasından kaybetmemeye çalışarak, kıza, “- Babanın tüm elması bu kadar mı?” diye sormuş. Kız da, evet anlamına başını sallamış, soruya biraz şaşırarak.

“- Benim babamın bu oda gibi üç oda dolusu elması var. Hem daha iriler.” diye böbürlenmiş oğlan. Ve kıza dönerek, “- Karşılaştırmak için bir tane alabilir miyim?” diye sormuş.

“- Tabii ki…” demiş kız. “- Hem bizden bir anı da olur.” diye de eklemiş. Oğlan, en irilerinden birini seçerek, cebine koymuş.

Sonra, bir sonraki odanın kapısını açmış kız. Bu kez o da, hıncahınç kıpkırmızı yakut doluymuş. Kız, yine, “- Burası da, babamın yakutlarını sakladığı oda.” demiş. Oğlan da aynı tavırla, “- Babanın yakutlarının tümü burada mı?” diye sormuş. Ve, kendi babasının bunun gibi üç yakut odasının bulunduğunu söyleyerek, karşılaştırmak için bir tane istemiş. Kızın onayını alarak, en irilerinden bir tane yakut seçmiş ve cebine koymuş.

Uğradıkları üçüncü oda, padişahın zümrütlerini sakladığı odaymış. Oda yemyeşil zümrütlerle, ilk iki oda gibi tavanına kadar doluymuş. Aynı konuşma orada da geçmiş. Oğlan, o odadan da bir zümrüt alarak cebine koymuş.

Sonraki odalar altın ve gümüş odalarıymış. O odalara da şöyle bir bakarak, hazine dairesinden ayrılmışlar.

Günler, sarayı, sarayın bahçesini ve kenti dolaşmakla geçmiş. Kimi zaman da, düzenlenen av partilerine katılarak, o zamana kadar adını bile duymadığı, yabanıl ve yıtıcı hayvanları tanıma fırsatı bulmuş.

Günlerden bir gün, Padişah, Başvezirini göndererek, oğlanı yanına çağırtmış. Günlerinin nasıl geçtiğini, konukluğundan hoşnut olup olmadığını sormuş. Oğlan, oradaki yaşamından ne kadar hoşnut olduğunu dilinin döndüğünce anlatmış.

Padişah, Başveziri gönderdikten sonra, asıl konuya gelmiş:

“- Bak oğlum” demiş. “- Ben, çok istediğim halde bir erkek çocuk sahibi olamadım. Yaşım da oldukça ilerledi. Hayatta biricik kızımdan başka kimsem de yok. Annesini kaybettikten sonra kızımın üzerine titrer oldum. Sen iyi ve asil bir delikanlısın. Kızımı ve sevgili ulkemi emanet edecek senden daha iyi bir oğul bulabileceğimi sanmıyorum. Geldiğinden bu yana seni izliyorum. Herhangi bir hatanı ya da kusurunu görmedim. Eğer kabul ederse yalnızca damadım değil, benim biricik oğlum da olursun” diye de eklemiş.

Böyle bir öneriyi yıllardır hayal eden; ancak, rüyasında görse hayra yormak durumunda olan oğlan, şaşkınlıktan donup kalmış. Ne diyeceğini bilememiş. Sevinmiş sevinmesine de, belli edememiş. Aslında içinden havalara zıplamak, sarığını fırlatıp “yeahhhhh” diye nara atmak geliyormuş, ama kendisini zor tutmuş. Yutkunarak kendine gelmiş ve zorlanarak;

“- Efendim” diyebilmiş; “- Efendim, sizin damadınız; dünyalar güzeli biricik kızınızın da eşi olmak, benim için hayal edemeyeceğim mutluluk…Ancak.,,” diye de konuşmasını sürdürmüş. “- Biliyorsunuz ki, bizim geleneğimizde, ailenin büyüklerine danışmadan ve onların da görüş ve izinlerini almadan, böyle bir öneriyi kabul etmek uygun düşmez. Önce sevgili annemle babamın görüşlerini ve hayır dualarını almamıyım. Gerçi, olumsuz bir şey söyleyeceklerini sanmıyorum, ama yine de bunu yapmaya mevburum.”.

Oğlanın terbiyesine ve nezaketine hayran kalan Padişah, “- Tabii ki oğlum” demiş;  “- Babanız Haşmetli Padişah Hazretleri ile anneniz saygıdeğer Valide Sultan Hanımefendinin görüş ve olurlarını alacaksın. Zaten, kızımın da benim bu düşüncemden haberi yok. Ben de, bu arada,o’nunla konuşup, ne düşündüğünü sorayım.”.

Bu konuşmadan sonra, oğlan izin istemiş: saygı ile Padişahın huzurundan çıkmış. Çıkmasına çıkmış da, bir düşüncedir de almış aklını. Şimdi ne yapacak? Nasıl kalkacak bu sorunun altından? Ya Padişah, illa annenle baban gelsin kızı benden istesin derse!? Ne yapar o zaman? “- Yok canım, benimki de hayaldi zaten. Bu iş buraya kadar. Daha ötesi yok, gidip Padişaha gerçeği anlatayım.”  diye düşünmüş. Ama, birden Padişahın çok kızabileceği; kendisini cezalandıracağı aklına gelmiş, vazgeçmiş. Sonra başka bir fikir gelmiş aklına, “- Bir süre sonra çıkarım Padişahın huzuruna. ‘Özür dilerim Padişahım. Annemle babam, bu işe olumlu bakmadılar. Onlar daha önce Alman Kralının kızına söz vermişler’ der, kurtulurum”  diye düşünmüş. Düşünmüş de, içinden bir ses, “- Sen deli misin oğlum? Yıllarca bugünün hayalini kurmadın mı? Bak kısmetin ayağına geldi. Bu kısmet tepilir mi? Sonra çarşı esnafının karşısına hangi yüzle çıkarsın? Boşuna mı aralarında toplayıp, on para verdiler sana? Ne yap, yap; bir çaresini bul!..” diyormuş.

Odasına, bu karışık düşüncelerle dönmüş. Düşünceler kafasının içinde adeta dans ediyorlarmış. Bir o düşünce öne çıkıyormuş; bir diğeri. Gözüne bir damla bile uyku girmemiş. Bütün gece sabaha kadar oturmuş. Sabaha karşı kalkmış, giyinmiş ve sarayın bahçesine çıkarak bir o yana bir bu yana gezinmeye başlamış. Etrafta nöbetçilerden başka kimsecikler de yokmuş. Onların uygun adım ayak seslerinden başka da çık çıkmıyormuş bahçede. Tanyeri de ağarmak üzereymiş.

Sarayın avlusunun giriş kapısının önünden geçerken, nöbetçilerin, gür ve tok sesle, “- Dur postacı!..” demeleriyle kendine gelmiş. Önce, kendisine diyorlar sanmış. Sonra, avlu kapısı açıldığında, gelenin sarayın postacısı olduğunu anlamış. Üzerindekiler nöbetçilerce didik didik aranan postacı, atının üzerinde, ağır, ağır saraya doğru ilerlemeye başlamış.

Tam o anda, oğlanın beyninde şimşekler çakmış. “- Çok güzel. Bundan daha iyi çözüm olamaz.” diye içinden geçirmiş. Hızlı adımlarla saraya, odasına dönmüş. Çekmeceden çıkardığı kağıda, Türk Padişahının ağzından iki mektup yazmış; biri kendisine, diğeri de Hindistan Padişahına.

Özenle kaleme aldığı mektupları ayrı ayrı zarflara koyarak, kapatmış. Üzerlerine de, şamdandan erimiş mum dökmüş. Cebindeki on parayla da, paranın üzerindeki Padişah Tuğrasının mumlara çıkmasını sağlamış. Sonra da, rahatlamış bir şekilde, zarfları çekmeceye yerleştirerek, kendini yatağa atmış ve huzur içinde uykuya dalmış.

Uyandığında, güneş çoktan bir mızrak boyu yükselmiş; sarayda günlük koşuşturmalar başlamışmış. Şöyle bir gerindikten sonra, duşunu alıp, kordonu çekerek kahvaltısını getirtmiş. Bir güzel kahvaltı yapmış. Akşamın olmasını beklemiş.

O gece, uyur kalırım korkusuyle yine uyuyamamış. Tan yeri ağarırken, zarfları çekmeceden alıp, bir önceki gün yaptığı gibi sarayın bahçesine çıkmış ve avlu kapısının bir kaç yüz metre gerisinde postacıyı beklemeye başlamış.

Tam zamanında, aynı gür ve tok ses, postacıyı durdurmuş. Arama işleminden sonra, postacı, atının üzerinde avluya girip, saraya yönelmiş.

Postacı oğlanın hizasına geldiğinde, onun giyinişinden saraydan biri olduğunu hemen anlamış ve anlar anlamaz da atından inerek oğlanın önünde saygı ile eğilerek selamlamış.

Tam geri geri çekilmek üzereyken, oğlan postacıya durmasını işaret etmiş. Postacı, elleri önünde kavuşturulmuş vaziyette, hafifçe başı eğik, öylece kalmış.

Oğlan cebinden zarfları çıkarırken, “- Bak postacı” demiş: “- Şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Sana iki adet mektup zarfı vereceğim. Bunları alıp gözün gibi saklayacaksın. Sana söyleyeceğim zamanda, getirip, birini bana; diğerini de Padişahımız Hazretlerine vereceksin ve Türk Padişahından geldiğini söyleyeceksin. Ama, işin doğrusunu kimse bilmeyecek.”. Cebinden çıkardığı zümrütü elinde postacının görebileceği şekilde tutarken, sesine saraylıların korkutucu ve vakur tonunu vererek, “- Başkalarına söylersen kellen gider. Ama dediklerimi yaparsan bu zümrüt senin olur.” diyerek uyarır postacıyı.

Zümrütün yeşil ışığıyla gözleri kamaşan Postacı ne yapacağını şaşırmış; adeta dili tutulmuş. Hayatında böylesine büyük ve güzel zümrüt görmemişmiş. Böylesi, mücevhercilerde bile yokmuş. İçinden, “- Buna sahip olursam, tüm ailemin ve benim hayatımız kurtulur” diye geçirmiş. Elini zümrüte doğru uzatmak istemiş: ama, oğlan hemen elini geri çekmiş. “- Yookk!..” demiş;  Hizmetinin gereğini yerine getirdikten sonra alacaksın.”.

Hayatının en büyük fırsatının ayağına geldiğini düşünen postacı, saraylının(!) sözüne inanmaktan başka çare görememiş. “- Mektuplarda ne varsa var; bana ne…Ben zümrütü alırsam yeter; gerisi beni ilgilendirmez. Ayrıca, bunlar saray işleri, benim aklım ermez. Hem karşımdaki koskoca saraylı. Mutlaka bir bildiği vardır.” diye içinden geçirmiş.

Ardından da, mektupları alarak, çantasının gizli bir gözüne yerleştirmiş. “- Merak etme devletlüm, ben onları gözüm gibi koruyacağım.” deyip ayrılırken, oğlan postacıyı bir kez daha uyarmış:

“- Unutma haaa!.. Tam sana söyleyeceğim zamanda mektuplar sarayda olacak. Ne bir gün eksik, ne bir gün fazla. Mektupları getirdiğinde de, ödülün senin olacak.”.

Ardından, zamanın durduğu, geçmek bilmediği günler başlamış.

Padişah da, oğlana söylediği gibi, uygun bir zamanda kızını huzuruna çağırmış ve konuyu açıp, düşüncesini sormuş.

Kız, “- Sevgili babacığım” diyerek sözlerine başlamış ve devam etmiş: “- Bilirim, benim için her şeyin en iyisini düşünürsün. Bu bakımdan da, ben Dünyanın en şanslı, en mutlu insanıyım. Şehzade Hazretleri de, hem çok iyi, hem de çok yakışıklı bir genç. Ondan daha iyi bir eş bulabileceğimi düşünmüyorum. Aslında, benim de gönlüm ısınmıştı ona. Tabii ki takdir sizin. Nasıl isterseniz öyle olsun. Ama, şimdiye kadar size sözünü edemediğim bir sorun var. Nasıl desem bilmiyorum.”.

“- Hayırdır inşallah” demiş Padişah, biraz da hayretle. “- Sorun nedir kızım? Söyler misin? Bir hatasını ya da saygısızlığını mı gördün? Ailemize yakışmayan bir yanı mı var Şehzadenin?”.

“- Hayır babacığım” diye yanıt vermiş, Prenses. “- Ne bir hatasını, ne de saygısızlığını gördüm Şehzadenin. Her şey çok iyi, çok güzel fakat…”. Sözün burasında yutkunmuş, Prenses.

Padişah da, “- Fakat ne?” diye, biraz da telaşla, sormuş.

Kız, yutkunmaya devam etmiş; söyleyecekmiş gibi olmuş, ama vazgeçmiş; yeniden, “- Fakat!..” der gibi mırıldanmış.

Padişah sabırsızlanarak, “- Hadi kızım söyle, nedir sorun?” diye üstelemiş.

“- Baba” diye cılız bir sesle yanıt vermiş kız; “- Senin isteğin üzerine geldiği günden beri Şehzadeye refakat etmekteyim. Her yere birlikte gidiyoruz. Yani uzunca süredir yan yanayız. Şehzadenin ellerinde bir koku var; deri, kösele kokusu.”.

Padişah içinden derin bir oh çekip, rahatlamış ve arkasına yaslanmış. “- Bu muydu derdin kızım?” demiş ve sonra da babacan bir sesle eklemiş; “- Bunda ne var. Şehzadedir, ayakkabıcıların önünden geçerken, merak edip içeri girmiş; köselelere kalitesini denetlemek için şöyle bir dokunmuş olabilir. Hadi canım, bunları dert etme…”.

“- Pekiyi babacığım!..” demiş kızı, “- Sen öyle diyorsun öyledir. Eğer, o benimle evlenmeyi kabul ederse, ben de kabul ederim” diye de eklemiş.

Kızının olumlu yanıtını alan Padişah, nihayet biricik kızına uygun eş; kendisine de ülkesini emanet edebileceği oğul bulduğunu düşünerek, mutluluktan havalara uçmuş.

Günler, haftalar geçmiş; postacıya, mektupları getirmesi gerektiğini söyleme zamanı gelmiş. Oğlan, bir sabah, her zamanki saatte postacıyı karşılayarak, mektupları yarın getirmesini söylemiş.

Ertesi gün, postacı, tanyeri ağarırken, sarayın avlusundan girmiş ve saray görevlisine iki mekubu uzatırken, Türkiye’den geldiklerini söylemiş. Görevli, önemli olabileceklerini düşünerek, koşmuş ve huzura çıkmak için izin istemiş. Haber Padişaha ulaştırıldığında, Padişah telaşla, mektupların hemen kendisine getirlemesini emretmiş.

Padişah kendisine ait olan mektubu aceleyle açmış. Mektup, “Sevgili ve aziz dostum” diye başlıyor ve şöyle devam ediyormuş:

“Oğlumdan dün bir mektup aldım. Bu mektubunda oğlum, olan biteni; ülkenizde geçirdiği zamanı, konukseverliğinizin yüceliğini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. Bundan ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz. Oğlum, mektubunda, ayrıca, en önemli haberden, dünya güzeli kızınızı kendisine eş olarak vermek istediğinizden de söz etmiş; benimle annesinin olurumuzu ve hayır dualarımızı istemiş. Bir babanın ve annenin hayatta  isteyebileceği en yüce dilek, hayatta iken, evlatlarının mutluluklarını görmektir. Sevgili kızınızın oğlum için çok iyi bir eş olacağından hiz kuşkum yok. Ben ve eşim Sultan Hanımefendi, bizzat, gelip; kızınızı sizden istemeyi çok arzu ederdik. Ancak; bu günlerde, komşularımızım seferberlik hazırlığı içerisinde oldukları haberini aldık. Takdir edersiniz ki, böylesine günlerde ülkemi terketmem hiç doğru değil. Devletimin ve ordumun başında olmam, Padişah olarak benim en asli görevim. Beni, oraya gelip, kızınızı isteme görevinden bağışlıyacağınızı umuyorum. Bu mektubumu, bu görevin yerine getirilmesi olarak kabul edip; Allahın emri, Peygamberin kavli ile, sevgili kızını oğluma eş olarak verme lütfunda bulunursanız, eşimi ve beni Dünyanın en mutlu insanı kılarsınız.  Bundan böyle oğlum, sizin de oğlunuz. Sizin, hem oğlan, hem de kız babası olarak gerekenin en iyisini yapacağınızdan eminim. Ben de, bize düşeni en iyi şekilde  ve en kısa zamanda yapma konusunda söz veriyorum. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle gözlerinizden öpüyorum, aziz ve sevgili dostum.”.

Mektubu, bir çırpıda okuyup bitiren Padişah, sevinçten uçmuş. Hemen oğlanı çağırtıp; ikinci mektubu da ona vermiş.

Mektubu alan oğlan, heyecandan elleri titriyormuş gibi yaparak, mektubu açmış ve okuduktan sonra, Padişaha dönerek, saygı ile, “- Bundan sonra takdir sevgili kızınızın ve sizin efendim.” demiş.

Padişah, derhal Başveziri çağırarak, düğün için hazırlıklara başlanması talimatını vermiş. Postacı da, ertesi günün sabahında zümrüdüne kavuşarak, sevinçle saraydan uzaklaşmış.

Düğün hazırlıkları devam ederken, oğlanı başka bir düşünce almış, bu kez: Düğün hediyesi ne olacak?

Yine, kara kara düşünmekten geceleri gözüne uyku girmez olmuş.

Günler, geceler hızla geçmekteymiş.  Bu geçelerden birinde, odasının balkonundan dalgın dalgın uzaklara bakarken, sarayın birkaç fersah uzağında yanmakta olan bir ateş ve ateşin etrafında da bir kalabalık görmüş. Dikkatli baktığında da, etrafta çadırların ve hayvanların olduğunu farketmiş. Ateşin etrafındaki kalabalığın, uzaklardan satmak üzere mal getiren bir kervan olduğunu hemen anlamış.

Saraydan çıkıp kervana doğru, ağır adımlarla, yürümüş. Bir elinde de, Padişahın hazinesinden hatıra olarak aldığı elmas varmış. Elması, avucunun içinde kervana doğru tutarak ilerlemiş. Gecenin karanlığında, elmastan öylesine güçlü bir ışık yansıyormuş ki; kervandakilerin gözleri kamaşmış.

Kervandakiler, bu parlak ışığa önce şaşırmışlar; sonra da, bunun kendilerine doğru gelen birinden kaynaklandığını anlamışlar. Olsa olsa, bu gelen, saraydan biri olabilir diye de aralarında konuşmuşlar. Böylesine güçlü bir ışığı çıkaran şeye ancak bir saraylı sahip olabilir demişler.

Oğlan kervana yaklaştığında, kervandakiler hep birlikte ayağa kalkıp, ona doğru birkaç adım atmışlar. Ve hepbir ağızdan, “- Hoşgelmişsiniz devletlüm” demişler.

Karşılıklı hoşbeşten sonra; oğlan, kervanın nereden geldiğini, yükünün ne olduğunu sormuş. İçlerinden kervanbaşı olduğu tavrından anlaşılan biri, öne atılarak, “- Beyzadem” demiş; “- Biz Anadolu’dan gelmekteyiz. Biz buradan, ipek, kıymetli taş filan alıp götürürüz; oradan da, bu ipekten mamül giysiler, halılar, takılar, bakır kap kacak ve kurutulmuş yiyecekler getirip burada satarız. Şu andaki yükümüz de, Anadolu’dan getirdiğimiz bu şeyler.” diye de eklemiş.

Oğlan duyduklarına sevinmiş. Etrafına şöyle bir bakar gibi yapmış. Gerçekten de, etrafta onlarca çadır ve deve varmış.

Kervanbaşına dönerek, “- Eğer” demiş; “- Bu kervanın yükünü sabah şafakla birlikte, getirip saraya yıkarsanız, bu elması size veririm”. “- Ancaaak!..” diye de eklemiş; “- Bu kervanın, Türk padişahı tarafından biricik ve sevgili oğlunun düğünü için, hediye olarak gönderildiğini söyleyeceksin. Gerçeği de kimse bilmeyecek. Eğer, saraydan birine veya başkalarına söylersen, elması alamayacağın gibi, kellenden de olursun”.

Sevinçten ileri atılan kervanbaşı,“- Beyzadem, lafımı olur. Kervan emrinizde. Yük, yarın şafakta, emrettiğiniz gibi, sarayın avulusuna yıkılmış ve gerekenler görevlileler söylenilmiş olacak.” diye heyecanla konuşmuş.

Oğlan, Kervanbaşına, elması, yük söylenen yere boşaltıldıktan sonra, akşam gelip burada kendisine vereceğini söylemiş ve geldiği gibi saraya doğru ağır adımlarla ve saraylı edasıyla kervandan uzaklaşmış.

Kervanbaşı, uzun uzun oğlanın ardından baktıktan sonra, rüyamı gördüm acaba diye kendi kendine yüksek sesle konuşmuş. Onu duyan etrafındakiler, “- Hayır, rüya değildi. Biz de gördük, hem elması, hem de beyzadeyi” diye birbirini tastik etmişler.

“- O halde” demiş kervanbaşı, “- Yarın sabah şafakta bize söyleneni yapacağız. Gerisi bizi ilgilendirmez. Çok karlı bir iş çıkardık. Hem malı hemen sattık, hem de çok para kazandık. O elmas kimbilir ne kadar eder. Haaa!.. unutmadan, bu gece olanları kervan dışındakilere söyleyen olursa benden çekeceği var. Herkes dilsiz olacak. Yarın sarayda da yalnızca ben konuşacağım. Soran olursa, ‘Biz bilmeyiz, kervanbaşı bilir’ diyeceksiniz. Payınıza düşeni alacaksınız tabii.”

Kervandakiler, hepbir ağızdan, “- Sen hiç merak etme ağam!..” diye bağırmışlar.

Sabah gün ağarırken, saray halkı büyük bir gürültü ile uyanmış. İnsan ve hayvan sesleri ile çıngıraklar birbirine karışıyormuş. Herkes yataklarından fırlayıp, balkona, balkonu olmayan da penceresine koşuşturmuş.

Bir de ne görsünler, kırk develik bir kervan, yükünü sarayın avlusuna boşaltmakta. Çuval çuval, balya balya eşya, sarayın avlusunun orta yerinde dağ gibi yığılmış.

Diğerleri gibi, ne olduğunu balkonundan anlamaya çalışan Padişah, derhal Başveziri çağırtmış. Koşarak gelen ve daha önce ne olduğunu görevlilerden öğrenen Başvezir, olanı biteni Padişaha, ballandıra ballandıra, anlatmış. Duyduklarına hem hayret eden, hem de çok memnun olan Padişah, olayı yanından izleyen kızına dönerek;

“- Gördün mü kızım? Ben sana söylemiştim, endişenin yersiz olduğunu. Bak babası, taa!.. oralardan kırk deve yükü kervanla düğün hediyesi göndermiş. Kervanda, düğün hediyesinin yanında, konuklarımıza ikram edilmek üzere yiyecek içecek de varmış. Bu zenginlik, bir padişahda olmaz da kimde olur, behey sevgili kızım.” diye, heyecanlı heyecanlı konuşmuş.

Babasının yüzünde güller açarak yapmış olduğu açıklama ve gördükleri karşısında söyleyecek söz bulamayan kız, içinden, “- Herhalde yanıldım” diye geçirmiş. Yanılmış olmasına da çok mu çok sevinmiş.

Sonunda düğün hazırlıkları tamamlanmış. Tam kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Birbirinden değerli konuklar, krallar, prensler, beyler, beyzadeler, doldurmuşlar sarayı. Görkemli sofralar kurulmuş. Sofralarda envayi çeşit yiyecek ve içecek varmış, bir kuş sütü eksikmiş. Padişah emrindekilere talimat vermiş, hiç bir şeyin noksan olmaması için. Bir yandan da sarayın avlusunda canbazlar, hokkabazlar ve sihirbazlar gösteri yapıp, konukları eğlendiriyorlarmış. Hindistanın ünlü rakkaseleri de boş durmuyorlarmış. Etkileyici hint müziği eşliğinde tüm hünerlerini konuklara göstermekle meşgullarmış. Geceleri, maytaplar, sarayın avlusunu gündüz gibi aydınlatıyormuş. Gökyüzünde birbiri ardından çiçek gibi açılan rengarenk ışık demetlerini konuklar  hayranlıkla izliyorlarmış.

Düğünün tek eksiği, oğlan tarafıymış. Ama, konuklar bu durumu anlayışla karşılamışlarmış. Ne yapsınmış Türk Padişahı, ülkesi tehdit altında iken. Böyle bir durumda, ülkesini bırakıp gelmek, bir padişaha yakışmazmış. Padişaha yakışan, ordusunun başında olmakmış. Ayrıca, Türk Padişahı da, İstanbul’da, aynı tarihlerde, görkemli bir düğün yaptırıyor olmalıymış, biricik oğlunun mutluluğunu kutlamak için. Böyle konuşuyorlarmış konuklar kendi aralarında.

Düğün bittikten sonra, saray her zamanki yaşamına geri dönmüş. Düğünün yorgunluğu da çoktan unutulmuş. Padişah, düğünden sonra, kızının mutluluktan uçacağını, ayaklarının yere başmaz olacağını düşünmekteymiş. Ama, öyle olmamış. Genç prensesin yüzünde ve tavırlarında, mutluluğun izi yokmuş.

Padişah, kızının bu durgun haline çok üzülüyormuş; yanına çağırıp, ne olduğunu sormuş. Kız, her defasında, bir şey olmadığını söylemişse de; sonunda babasının ısrarına dayanamayıp konuşmuş.

“- Baba!..” demiş kız, üzgün ve cılız bir sesle; “Aynı koku!? Vallahi de billahi de şehsade kösele kokuyor. Bir şehzade için bu hiç de olağan değil. Ben Türkiye’ye gidip, ailesini görmek ve gerçeği öğrenmek istiyorum. Ancak, o zaman mutlu olacağım.” .

Baba, kızının bu haline çok üzülmüş. Yolun çok uzun, yorucu ve tehlikeli olduğunu düşününce, üzüntüsü daha da artmış.

“ -Yapma!.. Sevgili ve gözümün bebeği kızım” demiş; “- Bu seninkisi çok zor bir istek. Yolculuk, senin için uzun, yorucu ve tehlikeli, Yolda haydutlar pusuda bekliyorlar. Hem ben, onca zaman biricik, gözümün nuru kızımdan nasıl ayrı kalırım? Burada bir başıma onsuz ne yaparım? Ya başına bir şey gelirse, nerelere giderim? Yaşım da oldukça ilerledi, seni bir daha göremeyebilirim.” diye de eklemiş eklemesine de, kızını bir türlü ikna edememiş. Ne söylediyse boşa gitmiş. Kızı nuh demiş de peygamber dememiş. İlla da gideceğim diye tutturmuş. Her defasında;

“- Biliyorum canımın içi babacığım, her türlü tehlikenin bizi yolda beklediğini biliyorum. Ayrıca, senden uzun süre ayrı kalmak benim için de çok zor. Ama bu yolculuk benim için hayat memat meselesi. Gerçeği öğrenmeden, ailesini gözlerimle görmeden yaşayamam, hayat bana zehir olur.” diye iki gözü iki çeşme ağlamış.

Baba yüreği değil mi, sonunda dayanamamış Padişah. Çaresiz boyun eğmiş, “- Tamam kızım, emir vereyim de hazırlıklara başlansın.” demiş.

Kızın İstanbul’a gitme konusundaki arzusu oğlana da uygun bir dille anlatılmış. Oğlan, olmaz diyememiş. Zaten de olmaz diyecek durumda değilmiş. Değilmiş, değil olmamasına da, ne yapacağını bilememiş. Çaresiz, Padişah gibi, o da boyun eğmiş eşinin isteğine. Üstelik, “- Tabii gönlümün baharı, hayatımım çiçeği, bu senin en doğal hakkın. Zaten, ben de sevgili anne ve babamı ve de ülkemi çok mu çok özlemiştim. Sayende bu özlemimi gideririm.” demek zorunda kalmış. Ama içinden de, “- Ne yapmalı? Ne yapmalı da bir çözüm bulmalı?” diye geçirir olmuş.

Günler geçmiş; yolçuluk zamanı gelmiş çatmış. Padişah, büyük bir kervan hazırlatmış. Kervana, yol boyunca ihtiyaç duyulacak yiyecek, içecek ve eşyalar yanında, Türk Padişahına sunulmak üzere çok değerli hediyeler de yükletmiş. Kervanı korumaları için de, seçme yiğitlerden bin süvariyi görevlendirmiş.

Yolculuk saatinde, kervan, davullarla zurnalarla yola çıkmış. Sarayın avlusunda toplanan halk da, sevgi ile onlara el sallamışlar. Arkalarından testi, testi su dökmüşler, gittikleri gibi dönsünler diye.

Günler geçmiş, kervan yağmur, kar, fırtına demeden ilerlemişler. Kimi zaman, haramilerle de karşılaşmışlar; ama, Padişahın seçkin süvarileri onların hakkından gelmişler. Kentler, kasabalar, ülkeler geçmişler. Hiç anlamadıkları dilde konuşan insanlar tanımışlar ve, sonunda, Anadolu’ya ulaşmışlar. Kervan, Anadolu’yu boydan boya geçerek, İstanbul’a bir günlük mesafede, bir su kenarında konaklamış.

Yolboyu düşünen oğlan, sonunda İstanbul’daki Padişaha bir mektup göndermeye karar vermiş ve kağıt kalem isteyip, mektubu kaleme almış.

“Haşmetli Efendim” diye başlayan mektubunda oğlan, önce, adını kullanarak, kimi işlere kalkıştığı için Padişahtan kendisini bağışlamasını dilemiş; sonra da, olan biteni, ta baştan itibaren tüm ayrıntısıyla anlatmış. Kendisini evlatlarından biri olarak kabul etme lütfunda bulunması halinde, çok büyük bir iyilik yapmış olacağını yazmış. Mektubu, saygılarını sunarak bitirmiş.

Zarfı kapattıktan sonra, süvarilerin komutanını çağırtmış. Ona, yanına en iyilerinden elli süvari alarak, mektubu İstanbul’a götürmesini ve Padişaha bizzat ulaştırmasını söylemiş. Hizmeti karşılığında da, elinde tuttuğu yakutu alacağını eklemeyi unutmamış.

Asker selamını verdikten sonra hızla oğlanın yanından ayrılan Komutan, hemen elli seçkin adamıyla, İstanbul’a doğru yola koyulmuş.

O sırada, yatağında mışıl mışıl uyumakta olan Padişah, sıçrayarak yatağından doğrulmuş. “- Allahhh!.. Allahhh!..” diyerek, başını iki yana sallamış ve “- O ne biçim rüyaydı öyle?!” diye içinden geçirmiş Sonra da, yanında uyumakta olan eşini, “- Kalk Sultanım, kalk!..” diye seslenerek uyandırmış.

Gözlerini oğuşturarak uyanan eşine, “- Ben bir rüya gördüm. İnanmayacaksın ama sonunda Yüce Tanrı bize bir erkek evlat gönderiyor. Yıllardır tahtımı kime bırakacağım korkusuyla yaşadım. Bir erkek evladımız olmadı. Şimdi, Tanrı onu bize gönderiyor.” diye heyecanlı heyecanlı rüyasını anlatmış.

Hala gözlerini oğuşturmakla olan eşi, “- Bey, beyyy!..” demiş; “- Gördüğün bir rüya. Her rüya gerçek olacak diye bir şey yok. Yat, uyu, rahatına bak. Bu yaştan sonra bizim evlat sahibi olmamız mümkün değil.” demiş ve yatıp yeniden uykuya dalmış.

Ancak, Padişahın gözüne bir daha uyku girmemiş, sabahı dar etmiş. Alışkanlığının tersine, gün ağarmadan yataktan kalkmış; duşunu alıp giyinmiş; temiz hava almak için balkonu çıkmış. Bir yandan da, günün ilk ışıklarının yansıdığı Boğazın mavi sularına; öte yandan da, karşı kıyıda kıvrıla kıvrıla doğuya, Anadolu’nun içlerine doğru uzanan yolu seyre dalmış. Rüyasını düşünmüş. İçinden, “- Gerçek olsa, ne iyi olurdu” diye geçirmiş. Uzun hayatında herşeye sahip olmuş; bütün Dünyaya hükmetmiş; krallara önünde boyun eğdirmiş; ama, Allah ondan, tüm sahip olduklarını, tahtını, devletini bırakıp gideceği bir erkek evladı esirgemişmiş.

Gözleri uzaklara dalmış böyle düşünürken, Anadolu’ya uzanan yol üzerinde, zorlukla seçilebilen bir toz bulutunun yükselmekte olduğunu farketmiş. Elini gözlerine siper ederek; yeniden ve dikkatlice baktığında; bunun, tozu dumana katarak kente doğru gelen bir süvari kafilesi olduğunu anlamış.

Hemen, uşakları çağırıp, Başvezirin derhal huzura gelmesini emretmiş. Telaşla huzura gelen Başvezire de, hemen adamlarını karşı kıyıya gönderip, gelenleri karşılamasını ve derhal, buraya, saraya getirmesini emretmiş.

Başvezir emredileni yapmış ve karşı kıyıda gelen süvarileri karşılayıp, saraya getirilmelerini sağlamış. Süvarilerin komutanı, Hindistan’dan geldiklerini, Padişaha bir mektup getirdiğini, çok önemli olan mektubu bizzat kendisinin Padişaha takdim edeceğini bildirdiği için; doğruca Padişahın huzuruna çıkartılmış.

Padişah, aceleyle ve elleri titreyerek, zarfı açıp, mektubu okumaya başlamış. Okudukça da, gözleri sevinçten ışıldamaya başlamış; yüzünde güller açmış. Aniden fırlamış ve yatak odasına koşarak, hala uyumakta olan eşini telaşla uyandırmış.

“- Hanım, hanımmm!.. Kalk, bak. Bana inanmamıştın. Rüyam gerçek oldu. Kalk bak bize bir oğul geliyor. Hem de gelinimizle birlikte, uzak diyarlardan. Kalk çabuk, onları karşılayalım.” diyerek, bir çırpıda, olanı biteni, uykusunu henüz alamamış olan, eşine anlatmış.

Hemen arkasından da, etrafa emirler yağdırmaya başlamış. Hazırlıklar yapılmasını, karşılama töreni düzenlenmesini, en az bin kişiye yetecek yemek hazırlanmasını, yemekte kuş sütünün dahi eksik olmamasını emretmiş.

Sarayda, bir telaş başlamış; tüm hazırlıklar kısa sürede bitirilerek; karşılama alayı, Anadolu’ya doğru hareket etmiş. Başlarında da, Padişah ve Hanım Sultan varmış.

Oğlan, uzaktan kendilerine doğru gelen yoğun toz bulutunu görünce, önce korkmuş. Padişahın mektubunu okuyunca çok sinirlenmiş ve üzerine ordu gördermiş olabileceğini düşünmüş. Her olasılığa karşı önlem almak gerekir diye düşünmüş.

Kervana çeki düzen verilmesini emretmiş. Prensesle kendisi önde, süvariler arkada, kervanın kalanı da en arkada olmak üzere, gelen toz bulutuna doğru harekete geçmişler.

İki kafile karşılıklı olarak yaklaştıklarında, Padişahın kafilesinden bir atlı olanca hızıyla fırlayıp, oğlanla Prensesin önüne kadar gelip, saygıyla selamladıktan sonra; Padişah Hazretleri ile Hanım Sultanın sevgili oğullarını kucaklamak için sabırsızlıkla beklediklerini söylemiş. Bunları duyan oğlan, içinden derin bir oh çekmiş.

Kafileler bir araya geldiklerinde, Padişah, kollarını iki yana açarak, ileri atılmış ve, “-Oğlummm benim. Gözlerimiz yollarda kaldı. Annen ne zamandır iki gözü iki çeşme ağlamakta. Niye bu kadar geciktin? Bizi özlem içinde bıraktın.” diyerek oğlana sıkıca sarılmış. Ardından, Hanım Sultan da sevgi ve şevkatle oğluna ve gelinine sarılıp öpmüş.

Prensesin yüzü sonunda gülmüş. “- Demek doğruymuş; gerçekten şehzade imiş. Babam da haklıymış. Boşuna kuşkulanmışım, boşuna üzülüp babamı üzmüşüm.” diye içinden geçirmiş.

Kısa hasret gidermeden sonra, önde mehter takımı, kafile güle oynaya saraya yönelmiş.

Padişah, oğlunun Hindistan seyahatinden, Hindistan Padişahının güzel prensesiyle evlenerek döndüğünü, kırk gün kırk gece bir düğün de burada yapılacağını, tellallar çağırtarak, cümle aleme duyurmuş. Yabancı ülke krallarına davetiyeler gönderilmiş.

Biz, tam burada, masalın sonuna gelindiğini anlardık. Nitekim, amcam da, derin bir nefes aldıktan sonra, İstanbul’da, kırk gün kırk gece süren görkemli bir düğün yapıldığını; her gece, İstanbul sokaklarında fener alaylarının dolaştığını; atılan maytaplardan ışıl ışıl olan Boğaz’da ve Haliç’te, müzik eşliğinde, ışıklandırılmış saltanat kayıklarının volta attığını; herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bu düğünde, yiyeceklerin ve içeceklerin haddi hesabı olmadığını söyler ve, düğünün kafamızda canlanan görkeminden ağzı açık kalakalan bizlerin gözlerindeki mutluluğu okuyormuş gibi, eklerdi:

“- Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…”.

Masal, burada biterdi; ama, amcam şu tekerlemeyi yinelemeyi hiç unutmazdı:

“- Gökten üç elma düşmüş; biri, masalı anlatana; diğeri, (örneğin, beni göstererek) Turgut’un amcasına; üçüncüsü de, (bu kez torununu göstererek) Metin’in dedesine.” derdi.

Bizim, hoşnutsuzluktan homurdadığımızı görerek de;

“- Hepsi dinleyenlere” diyerek, elma taksimatını düzeltirdi.

 

Turgut CANDAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Her hakkı, Turgut CANDAN’a aittir. İzin alınmadan, başka yerde yayımlanamaz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s