184 thoughts on “Soru/Cevap”

  1. Sayın Başsavcım Merhaba

    İçtimaya ilişkin VUK’un 336. maddesi yerine ,Kabahatler Kanununun içtimaya ilişkin  15/1 maddesinin uygulanması gerektiği yönünde yasa yapıcının iradesi olduğunu ortaya koyan somut yasa hükmü hangisi?

    Saygılarımla

  2. Mustafa Kemal BULUT said:

    Saygıdeğer Başsavcım merhabalar,

    Aşağıdaki konuda kıymetli yorum ve değerlendirmelerinizi sitenizde paylaşabilirseniz çok sevinirim.

    Bilindiği gibi 25.06.2018 tarihli 30459 Mükerrer sayılı RG’de yayımlanan ABD Menşeli Bazı Eşya İthalatında Ek Mali Yükümlülük Uygulanmasına Dair Karar ile Karar ekindeki Tablo’da yer alan bazı ürünlerin ithalatında Ek mali Yükümlülük tahsil edilmesi öngörülmüştür.

    Söz konusu Karar’ın 2’nci maddesinde: “Ekli tabloda yer alan eşyanın ABD menşeli olanlarının ithalatında karşılarında gösterilen oranlarda ek mali yükümlülük tahsil edilir.” Şeklinde ifadeye yer verilmiş olup anılan tabloda ise GTİP ve tanımı belirlenen eşyanın karşısında tahsil edilecek olan Ek Mali Yükümlülük(EMY), Ek Mali Yükümlülük (%) şeklinde belirlenmiş bulunmaktadır. Ancak belirtilen EMY oranlarının uygulanacağı matrahın (baz) gümrük vergisi matrahını oluşturan unsurlardan mı oluşacağı ya da eşyanın fatura bedeli mi olacağı veya eşyanın CIF/FOB bedeli mi olacağı hususunda açık bir belirlemenin olmadığını görmekteyiz.

    Karar’ı dikkatle incelediğimizde, EMY’nin gümrük kıymeti veya gümrük vergisi matrahı üzerinden hesaplanması gerektiği yönünde açık bir hüküm içermediği sadece Karar’ın 3. maddesinin 1. fıkrasında: “4458 sayılı Gümrük Kanunu ve ilgili diğer gümrük mevzuatının, gümrük vergisinin tesciline, tahakkukuna, tahsiline, geri verilmesine, takibine ve teminata bağlanmasına ilişkin usul ve şekle müteallik hükümleri, bu Karar kapsamında uygulanacak ek mali yükümlülüğün tescili, tahakkuku, tahsili, geri verilmesi, takibi ve teminata bağlanması işlemlerinde de uygulanır.” İfadesini yer aldığı görülmektedir. Bu ifadeden ise, Gümrük Kanunu ve ilgili diğer mevzuatın gümrük vergisinin tesciline, tahakkukuna, geri verilmesine, takibine ve teminata bağlanmasına ilişkin USUL ve ŞEKLE müteallik olan hükümlerin bu EMY için de uygulanacağı anlaşılmaktadır. Diğer bir anlatımla gümrük vergisinin hesaplanması için esas unsur olan gümrük kıymeti ve gümrük vergisi matrahının bu EMY için de uygulanacağı soncunun çıkarılamayacağı açıktır.

    İthalat uygulamalarında ise, söz konusu ABD menşeli eşyadan alınacak EMY tutarı; eşyanın Gümrük Vergisi Matrahı yani gümrük kıymetini oluşturan unsurlarının toplamı üzerinden Karar’da belirtilen oranda hesaplanarak yükümlülerden tahsil edilmektedir.
    Bu sebeplerle,
    1. Gümrük idaresi tarafından uygulanmakta olan EMY’nin gümrük vergisi matrahı üzerinden tahsil edilmesinin hukuka uygun olup olmadığı
    2. Vergi hukukunun belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bağlamında anılan EMY ile ilgili Karar’ın verginin hesaplanacağı matrah ölçütünün belirlenmemiş olması karşısında hukuka uygun olup olmadığı hususunda
    değerli görüşleriniz paylaşabilirseniz çok sevinirim.

    Saygılarımla,
    Kind Regards,

    Mustafa Kemal BULUT
    Gümrük & Dış Ticaret Hukuku Danışmanı

    • Sayın BULUT, site, bu sorunuz için beni uyarmadığından, yanıtlamakta gecikmiş bulunuyorum. Kimi zaman böyle oluyor. Kusuruma bakmayın. Ek Mali Yükümle ilgili kararın 3’üncü maddesinin 1’inci fıkrası, sizin de söylediğiniz gibi, usul ve şekil kurallarına ilişkindir. Başka deyişle; Gümrük Kanununun gümrük vergisinin tahakkuk, tahsil ve geri verilmesi gibi işlemlerde uygulanan hükümlerinin ek mali yüküm hakkında da uygulanmasını sağlıyor; ancak, gümrük vergisinin matrahının hesaplanma tarzı ile ilgili bir gönderme içermiyor. Salt, bu düzenlemeye bakıldığında, söylediklerinize katılmamak mümkün değil. Bununla birlikte; 4458 sayılı Kanunun 3’üncü maddesinde 5911 sayılı Kanunla yapılan değişiklikleri de göz önünde bulundurup, konuyu tartışmak da gerekir. Gümrük İdaresi, bu değişikliklerden hareketle, uygulama yapıyor olmalı. Bildiğiniz gibi; anılan değişiklikle, 3’üncü maddenin 8’inci fıkrasında, gümrük vergilerinin, ithalat ve ihracat vergileri olduğu belirtildikten sonra; 9’uncu fıkrasının (a) bendinde de, ithalat vergileri, gümrük vergisi ile diğer eş etkili vergiler ve mali yükler olarak tanımlanmıştır. Başka deyişle; gümrükte alınan mali yükler, ithalat vergisi ve dolayısıyla da, “gümrük vergileri” olarak nitelendirilmiştir. Kanunun 15’inci maddesinde de, “gümrük vergileri”nin gümrük tarifesine göre hesaplanacağı; 23’üncü maddesinde ise, eşyanın kıymetinin, gümrük tarifesinin uygulanması amacıyla belirlenen kıymet olduğu açıklanmıştır. Görüldüğü üzere; Kanunun 15’inci maddesi, münhasıran teknik anlamdaki “gümrük vergisi”nin değil, gümrük vergilerinin (ithalat vergilerinin) tümünün; dolayısıyla, eş etkili diğer vergilerle mali yüklerin nasıl hesaplanacağını düzenlemektedir. Yani; bu hükümler, hem, teknik olarak gümrük vergisi olarak adlandırılan vergiler için, hem de 5911 sayılı kanunla gümrük vergileri tanımına alınan vergi ve mali yükler için uygulanabilir hükümler olmaktadır. Bu bakımdan; eşyaya uygulanacak mali yükün hesabı için, gerçekte, kararın 3’üncü maddesindeki düzenlemeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Ben, Karardaki bu düzenlemenin, benzer karar metinlerinde 5911 sayılı Kanunun yürürlüğünden önce var olan düzenlemelerin, kanunun yürürlüğünden sonra da, gereksiz tekrarından ibaret olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz; AY’nın 73’üncü maddeye uygun olarak yürürlüğe konulmuş bulunmayan mali yüklerin vergi gibi işlem görmesinin AY’ya uygun olup olmadığı tartışılabilir. Ama; o ayrı konu. Umarım, açıklayıcı olmuştur. Selamlar.

      • Mustafa Kemal BULUT said:

        Saygıdeğer üstadım selamlar,

        Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Ancak bir konuda naçizane yorumumu paylaşmak isterim. Gümrük Kanunu’nun 3’üncü maddesindeki hükmün ithalde alınan tüm vergi ve mali yükler için uygulanabileceği yönündeki değerlenidrmenin verginin belirlilik ilkesi ile çeliştiği düşüncemi halen koruyorum. Zira bu yöndeki değerlendirme ile örneğin ithalde alınan KKDF’nin de matrahının gümrük kıymeti olarak esas alınabilmesi gibi bir sonuca götüreceği ortadadır. Oysa KKDF ile ilgili mevzuatta matrahın ithalat bedeli yani fatura bedeli olacağı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla Kanun değişikliği sonrasında yani GK 3. maddesindeki tanımın mali yükü ihdas eden mevzuatta açık gönderme yapılmadıkça uygulama olanağının bulunmadığı düşüncesindeyim.
        Saygılarımla,

        Mustafa Kemal BULUT

  3. Sayın Başsavcım iyi bayramlar

    Türkiyede faaliyet gösteren finansal kiralama şirketi  yatırım teşvik belgesi olan ve Türkiyede faaliyet gösteren bir şirketle  finansal kiralama sözleşmesi yapıyor.

    Finansal kiralama şirketi, kiracı şirketin yatırım teşvik belgesini ithalatta kullanarak hiç KDV ödemeden makinayı ithal ediyor.

    Başka bir şirkete ait  yatırım teşvik belgesiyle ithalat yapan finansal kiralama şirketinin ,kiracı şirketin ödemelerini yapmaması ve finansal kiralama  sözleşmesini feshi nedeniyle  yatırım teşvik şartlarının  ihlal edilmesi üzerine ; gümrük müdürlüğünce KDVK m13/d ve KDVK m 48 uyarınca KDV isteniyor.

    1-Birinci hukuki sorun şu : 

    KDVK m 13/d hükmünde;   sadece alıcılar diyor. ithalatcılar demiyor.13/d yurtiçi teslimlerle ilgili.13/d hükmü ithalatı da kapsayacak şekilde yorumlanabilir mi?
    Ya da verginin yasallığı ilkesi uyarınca ithalatcıların da  bu maddeye dahil edilmesi hukuka aykırıdır denilebilir mi?

    2- İkinci hukuki sorun da şu : 

    KDVK m 48; sadece ithalat tarihi itibarıyla , hukuka aykırı olarak, vergisi ödenmeden ya da eksik ödenerek eşya ithali için düzenlenmiş bir madde mi?

    Olayımızdaki gibi ithalattan sonraki durumların da  bu madde kapsamında kabul edilmesi hukuka uygunmudur?

    Saygı ve selamlarımla

  4. Mehmet S. said:

    Turgut Bey merhaba,

    Yargılamanın yenilenmesi hakkında görüşünüzü sormak istiyorum. Bölge İdare Mahkemesi’nin kararı sonucu kesinleşmiş bir karar hakkında, yargılamanın yenilenmesi talebi, davanın görüldüğü ilk derece mahkemesine mi ? Yoksa nihai kararı veren Bölge İdare Mahkemesine mi yapılabilir?
    Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi, nihai kararı veren Bölge İdare Mahkemesine yapıldığı zaman, Bölge İdare Mahkemesi’nin , yargılamanın yenilenmesi talebini reddetmesi durumunda, üst mahkemeye başvuru yapılabilir mi?

  5. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorularım bağlantılı davalara ilişkin olacaktır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 42/1. maddesinde bağlantı hakkında karar verilinceye kadar usuli işlemlerin duracağı ifade edilmiştir.

    PWC yayınlarından 2015 yılında 6. baskısı yapılan İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizin 943 ve 944. sayfasında, yürütmenin durdurulması müessesesinin varlık nedenini gerekçe göstermek suretiyle, davalardan bir tanesinin ilk derece sıfatıyla Danıştay’da bulunması hali hariç bağlantı kararı verilmeden önce yürütmenin durdurulması talebi hakkında karar verilmesi gerektiğini ifade etmektesiniz.

    1-Kanun koyucunun, gerek yürütmenin durdurulması müessesesinin düzenlendiği İYUK 27. maddede, gerekse bağlantılı davaların düzenlendiği İYUK 38-42. maddelerde, usuli işlemler konusunda yürütmenin durdurulması gibi elzem bir müesseseye (bağlantılı dava konusunda) yönelik herhangi bir istisnaya yer vermemiş olması, bağlantı taleplerine ilişkin BİM ve Danıştay incelemesinin ivedilikle yapılacak olması ve bağlantı talebinin reddine itiraz süresinin 15 gün olup itiraz değerlendirmesinin de ivedilikle yapılacak olması dikkate alındığında, duracağı belirtilen usuli işlemlerin yürütmenin durdurulması hakkındaki kararı da kapsadığı şeklinde yorumlanabilir mi?

    2-Davalardan birinin ilk derece Mahkemesi sıfatıyla Danıştay’da olmasını hariç bırakmanızın sebebini izah eder misiniz?

    3-Bağlantılı dosyaların tamamında yürütmenin durdurulması istemi bulunması halinde, yürütmenin durdurulmasına ilişkin olarak verilecek kararların farklı olabileceği de dikkate alındığında, birlik sağlanması adına yürütmenin durdurulması isteminden önce bağlantı isteminin karara bağlanması daha uygun olmaz mı?

    4-İYUK 42/1. maddenin istisnası olarak, uygulanmakla etkisi tükenecek işlemler hakkında bağlantı hususunun çözüme kavuşmasına kadar yd kabul kararı verilmesiyle yetinilmesi size göre yeterli olabilir mi?

    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, sorularınıza aşağıda sırasıyla yanıt vermeye çalışacağım:
      1 – Yürütmenin durdurulması müessesesi, idari yargıyı etkin kılan en önemli müessesedir (müesseselerin başında gelir). Bu müessese olmadan, idari yargı düşünülemez. Dava hakkında karar verilinceye kadar idare tarafından idari işlem uygulanarak geri dönülemez ya da giderilmesi güç veya olanaksız durumların doğmasının önlenmesi için vardır. Bu bakımdan; görevsizlik hali hariç, hiçbir usul müessesesi, yargı yerinin, bu konudaki talebi öncelikle ele almasını bekletemez. Adil yargılanma hakkı yönünden düşünürsek, bunun böyle olması, bu müessesenin anılan niteliği yanında, etkin yargılanma hakkının da gereğidir. Ben, bu nedenle 27’nci maddenin savunma alınmaksızın YD kararı verilemeyeceğine dair düzenlemesinin AY’ya aykırı olduğunu; hatta; AY 90/son fıkrası uyarınca, bu düzenlemenin ihmal edilebileceğini düşünüyorum. Müdahale hali için de, düşüncem aynı şekilde idi. Yasa koyucu, nihayet yanlış anlamaları önleyecek düzenleme yaptı. Eğer, yargı, söylediğim gibi karar vermeye başlarsa, 27’nci maddenin de değiştirilmek zorunda kalınacağını düşünüyorum. Son sorunuzu da burada yanıtlayayım: Tabii ki mümkün. Mevcut düzenlemenin sözüne uygun davranılacaksa, yerinde de olur. “Bağlantı sorunu çözülüp, yetkilendirilen yargı yerince bu konuda yeniden karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne” gibi bir ibare kullanılabilir.
      2 – 38’inci maddenin 3’üncü fıkrası, davalardan birinin Danıştay’da bulunması halinde, dosyanın Danıştay’a gönderileceğini söylüyor. Her ne kadar, fıkra, “ilk derece” ibaresini kullanmamışsa da, bir uyuşmazlığın dava aşamasında Danıştay’da bulunması, ancak ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay’ın görevine giriyor olması halinde mümkün olduğundan; açıklamamda, “ilk derece” ibaresini kullandım. Eğer, yasada böyle bir düzenlemenin yer almasının sebebini soruyorsanız; onun da yanıtı, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla görevli olduğu davalara ilişkin bir dosyaya, bağlantı sebebiyle hangi idari yargı yerinde bakılması gerektiğine karar verme konusunda alt derece mahkemelerin yetkili olmasının, hiyerarşiye ters düşmesidir. Başka deyişle; Danıştay’ın görev alanı ile ilgili bir konuda bölge idare mahkemelerinin söz söylemeye yetkili olmamalarıdır.
      3 – Davacının yürütmenin durdurulmasındaki yararı ile uygulama birliği sağlanmasından elde edilecek yarar karşılaştırıldığında; ilkinin öncelikli olduğu anlaşılır. Kaldı ki; dava dilekçesinde, ilk bakışta, YD koşullarının var olduğu bir davada, YD kararı verilmesi için, bağlantı sürecinin sonuçlanmasının beklenmesini hangi gerekçe haklı gösterebilir?
      4 – Bu soruya, ilk yanıtta yanıt verildiğinden yinelemiyorum.
      Umarım açıklayıcı olmuştur. Selamlar.

  6. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorum, Bölge İdare Mahkemelerinin istinaf aşamasında verdiği kararlara ilişkin olacaktır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45/5. maddesinde, Bölge İdare Mahkemelerinin, ilk inceleme üzerine verilen kararlara yapılan başvuruyu haklı bulması halinde, davaya görevsiz ve yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş hakim tarafından bakılmış olması halinde, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak dosyanın ilk derece mahkemesine gönderileceği hususu düzenlenmiştir.

    “Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu” isimli eserinizde, istinafın, temyizin şekil ve usulüne tabi olduğu düzenlemesinden hareketle, istinaf incelemesinde, 49. maddede yer alan, görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, hukuka aykırı karar verilmesi, usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması halinde kararın bozulacağını ifade etmişsiniz.

    Eserinizde, usul hükümlerine aykırı davranılmasına ilişkin olarak verdiğiniz örnekler ile konuya ilişkin başkaca örnekler aşağıda sıralanmıştır.

    İYUK 15. madde uyarınca verilmesi gereken kararların verilmemiş olması, ihbar yapılmadan karar verilmesi, dava konusunun hatalı belirlenmesi suretiyle yargılama yapılması, eksik hükümle karar verilmesi, İYUK 6 ve 26. madde uyarınca verilen davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar, İYUK 26. madde uyarınca verilen dava dilekçesinin iptali kararı, savunma ve cevap hakkının ihlali, dosyanın tekemmül ettirilmeden karar verilmesi, davanın yanlış hasımla görülmesi, duruşma yapılması gerekli olmasına karşın duruşma yapılmadan karar verilmesi, hukuki konularda bilirkişiye başvurulması,keşif yapılması gerekli olmasına karşın keşif yapılmaması, görüşme tutanağındaki hakimler ve karar sonucu ile kararı imzalayan hakim ve karar sonucunun farklılığı vb. şeklindedir.

    1-Böyle bir durumun varlığı halinde Bölge İdare Mahkemesi, kararın hukuka aykırı olduğuna kanaat getirirse, kararı kaldırarak dosyayı kendisi mi karara bağlamalıdır yoksa dosyayı ilk derece Mahkemesine mi göndermelidir?(2015 yılında PWC yayınlarından 6.baskısı yapılan eserinizde bu hususa ilişkin bir açıklama göremedim. Açıklama yapmamanızın sebebi maddenin lafzından dosyanın Bölge İdare Mahkemesince karara bağlanacağı düşüncesinden mi kaynaklanmakta yoksa bu husus eksik mi bırakılmıştır?)

    2-Söz konusu durumlarda, Bölge İdare Mahkemesinin, hukuka aykırı kararı kaldırarak geri gönderebileceği görüşünde iseniz, bu durum tüm hususlar için geçerli mi olmalı yoksa verilen örnekler özelinde bazı konularda Bölge İdare Mahkemesi kendisi karar vermeli midir?

    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, merhaba.
      Biraz önce, size uzun bir yanıt yazmıştım; ama, ne oldu bilmiyorum, kayboldu ve ben bulamıyorum. Belki size ulaşmış olabilir. Ben her olasılığa karşın, yeniden yazıyorum. Sayın İHTİYAR, kitabımın PWC baskısı yanımda olmadığından, ona değil, yanımda olan 8’inci baskısına gönderme yaparak sorunuza yanıt vermeye çalışacağım. Kitabın 1140’ıncı sayfasında da açıklandığı üzere, istinafta asıl olan, istinaf merciinin hukuka aykırı bulduğu ilk derece mahkemesi kararını kaldırdıktan sonra, davaya kendisi bakıp, uyuşmazlık hakkında kendisinin karar vermesidir. Bunun istisnası, yorumunuzda sözünü ettiğiniz 5’inci fıkra hükmü. İstinaf mercii, yalnızca bu fıkrada yazılı hallerde, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırdıktan sonra, dosyayı, yeniden karar verilmek üzere, ilk derece mahkemesine veya görevli ve yetkili yargı yerine gönderme olanağına sahiptir. Bu haller dışındaki hukuka aykırılıklar için de aynı şeyi yapması, kendisini temyiz mercii yerine koyması; kanunun ve sistemin vermediği yetkiyi kullanması anlamına gelir ki, kabul edilemez. Bu bakımdan; anılan sayfalarda bu açıklamalar yapıldıktan sonra; ayrıca, her usul hükmüne aykırılık hali için, istinaf merciinin dosyayı ilk derece mahkemesine gönderip gönderemeyeceğini söylemenin gerekli olmadığını ve bunun söylenmemesinin bir eksiklik olarak nitelendirilemeyeceğini düşünüyorum. Bununla birlikte; sonraki tarihlerde, uygulamada, sisteme ve kanuna aykırı işlem yapıldığına tanık oldukça, bunları bu sitede ve kitabımda eleştirmekten de geri kalmıyorum. Örnek: 8’inci baskı, Dip not. 1900. Ayrıca, sitedeki aynı konudaki makale.
      Umarım açıklayıcı olmuştur. İyi çalışmalar dilerim.

  7. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorularıma duyarsız kalmayıp cevapladığınız için çok teşekkür ederim.

    Şimdiki sorum, idari işlemlerin tesisi ve yargılama aşamasında, Anayasa’nın 40/2. maddesinin uygulamasına ilişkin olacaktır.

    Gerek doktrinde gerekse yargı kararlarında, idarelerce tesis edilen işlemlerde dava açılacak yer ve süresi, yargı kararlarında istinaf-temyiz yeri ve süresinin gösterilmemesi konusunda farklı yaklaşımlar sergilendiği görülmektedir. Bu konuda, Anayasa hükmünün doğrudan uygulanabileceği perspektifi açısından değerlendirmeler yapılmaktadır.

    Ben, bu konuda sizin değerli görüşlerinizi merak ettiğim için aşağıdaki soruları sorma gereği duydum.

    -İdarece tesis edilen işlemde dava açma yeri ve süresinin, yargılama esnasında istinaf-temyiz yeri ve süresinin gösterilmemesi halinde uygulama nasıl olmalıdır?

    a)Bu durumda, ilgili Kanunlarda, söz konusu hususlar düzenlendiğinden bahisle idari işlem ya da yargı kararında yer ve sürenin gösterilmemiş olması sorun teşkil etmemeli midir?

    Anayasa 40/2. maddesinin dikkate alınması gerektiği kanaatinde iseniz;

    b)İdari işlemde ya da yargı kararında hak aranacak yer ve süresi gösterilmemesi halinde dava açma ya da istinaf-temyiz aşaması nasıl etkilenmelidir?

    ba)Anayasa 40/2. maddesi,yalnızca, işlem için ya da yargı kararı için özel süre belirlenmiş olması halinde mi uygulanmalıdır ve buna paralel olarak ilgilisine verilecek süre genel süre mi olmalıdır?

    bb)Özel-genel süre ayrımı yapmadan, süreye tabi olmayan dava açma ya da istinaf-temyiz süresi imkanı mı olmalıdır?

    bc)Yoksa bu konuda başka bir sınırlama getirilmeli midir? Sınırlama getirilecekse nasıl bir argüman kullanılmalıdır?(İdari istikrar ve yargısal istikrar açısı da dikkate alınarak)

    c)Zımni ret işlemlerinde Anayasa 40/2. maddesi uygulanmalı mıdır? Uygulanması düşüncesinde iseniz İYUK 10. madde ve İYUK 11. madde arasında bir fark olmalı mıdır?(öncesinde yazılı bir işlem olması ve bu işlemde hak aranacak yer-süre konusunda bilgilendirme yapılması ihtimali olabileceğinden)

    ca)Anayasanın 74. maddesinin bu konuya bir etkisi var mıdır? Etkisi varsa bu durumda(Anayasa 74. maddeye göre) İYUK 10 ve 11. madde yer alan zımni ret müessesinin anayasa aykırılığından bahsedilebilir mi? (Bu bentteki ilk soru işaretinden sonraki sorumda asıl konudan saptığımın farkındayım ancak merakıma yenildim)

    d)Mahkemece verilen merciine tevdi kararında Anayasa 40/2. madde uygulanmalı mıdır? Yani merciine tevdi kararı veren Mahkemece, davacının bundan sonra süreci ne şekilde takip etmesi gerektiği ile ilgili bilgilendirilmesi gerekir mi?

    İlginize teşekkür ederim.

  8. H. Bozkurt said:

    Sayın Candan öncelikle merhaba,

    İdari yargıda yeni olan İstinaf müessesesine ilişkin olarak(özelde “istinafa katılma”yla ilgili) birkaç sorum olacak, bu hususlar kanunda açık bir biçimde düzenlenmediği, daha çok yorum ve içtihat yoluyla içi doldurulmaya çalışıldığı için aydınlatırsanız çok sevinirim.

    1) İlk derecede idare aleyhine açılan iptal davası lehe sonuçlanmış ve idarece istinaf kanun yoluna başvurulması karşısında davacı daha önce talep etmemiş olsa bile istinaf başvurusunda bulunabiliyor. Burada cevap dilekçesiyle istinaf başvurusu aynı dilekçe ile mi yapılmalıdır yoksa ayrı bir dilekçe ile mi talep edilmelidir?

    2) Davacının lehine sonuçlanan bir iptal davasının idare tarafından istinafa götürülmesi karşısında, davacı, “ilk derece mahkemesinin karara esas teşkil eden gerekçesini yahut karara dayanak teşkil eden sebepleri” yerinde bulmadığı için karşı istinafa başvurabilir mi? Yani misalen bir kamu görevlisi hakkında tesis edilen “naklen atama” işleminin iptali için açılan bir idari davada mezkur işlem ilk derece mahkemesi tarafından “aile birliği” gerekçe gösterilerek iptal edilmişse ve fakat siz esas olarak naklen atama işleme dayanak “düzenleyici işlem”in hukuksuz olduğuna inanıyorsanız ve dilekçelerinizi esas olarak bu hususa dayandırmışsanız bu gerekçelerden hareketle “istinafa katılma” müessesine başvurulabilir mi?

    Bu soruya yanıtınız eğer mümkün şeklindeyse;

    3) İstinafa katılma dikekçesinde, lehinize olan kararın bozulup yeni bir karar verilmesi mi yoksa lehinize olan ilk derece mahkemesi kararının korunup sadece bu kararın gerekçesinin değiştirilmesi mi talep edilmelidir, teknik olarak hangisinin talep edilmesi daha uygundur? Yeni bir karar verilmesinin talep edilmesi lehinize olan ilk kararın ortadan kaldırılıp aleyhinize bir netice ortaya çıkması gibi sonuçlar doğurabilir mi?

    4) İdari işlemlere ilişkin tam yargı davası kanun yolu aşamasında da istenebileceği için “istinafa katılma” aşamasında da tam yargı davası açılabilir mi? Eğer açılabiliyorsa bu dava da ayrı bir dilekçeyle mi yoksa cevap dikekçesiyle mi talep edilmelidir? Tam yargı davası en geç ne zamana kadar açılabilir?

    En içten Saygılarımla…

    • candant said:

      Sayın BOZKURT, merhaba. İlk sorunuzun yanıtı; her iki şekilde de olabileceği yolundadır. İkinci sorunuza gelince; ilk derecede katılma olmadıysa, kanun yollarında katılma mümkün değildir. İstinaf da, bir kanun yoludur. Esasen, verdiğiniz örneklerde, sanki davacının istinafta katılmasından söz ediyor gibisiniz. Ya da ben öyle anladım. Davacı, davanın da, kanun yollarının da tarafıdır. Tarafların davaya katılması diye bir şey olmaz. Katılma, davaya nazaran üçüncü kişiler için var olan bir müessesedir.

      • H. BOZKURT said:

        Sayın Candan, lehinize sonuçlanmış bir davanın İdarece istinafa götürülmesi karşısında “gerekçenin değiştirilmesi talebiyle karşı istinafa başvurulması”, hataen “istinafa katılma” olarak ifade edilmiş. Bu açıklama çerçevesinde 2,3 ve 4 soruları değerlendirme imkanınız olursa sevinirim.

      • candant said:

        Sayın BOZKURT; kimi BİM tarafından uygulanmakla birlikte, istinafta, istinafa tabi kararın gerekçesinin değiştirilmesi diye bir müessese bulunmamaktadır. İstinaf mercii, ya istinaf başvurusunu reddeder, ya da kararı kaldırıp, işin esası hakkında yeniden yargılama yaparak karar verir. İkincisi; lehinize olan bir kararı kanun yollarına götürüp götüremeyeceğiniz, tartışmalı bir konu. Ben; kimi hallerde götürülebileceğini düşünüyorum. Örneğin; esastan iptali gereken bir işlemin şekil unsurundaki sakatlık nedeniyle iptalinde böyle bir durum olanaklı olabilir. Ama; sizin olayınızda, mümkün olacağını sanmıyorum. Gecikme için kusura bakmayın.

  9. Hasan Rastgeldi said:

    Sayın Candan
    474 Sayılı Kanun’la,% 162 had tanımlanmış bir pozisyonun Gümrük Vergi Oranı, Cumhurbaşkanı tarafından KARAR ‘la düzenleme yapılarak ,% 145,80 ‘den % 7’ye indirilmiştir. Bir süre sonra aynı tarife pozisyonu için yeni bir CUMHURBAŞKANI KARAR’ ı ile yeni bir düzenleme yapılıp, bu defa vergi oranı % 7’den % 145,80’e yükseltilmiştir. Vergi oranı için, % 50 yükseltmenin baz alınacağı had ve nispet, 1996’daki % 162 mi ,yoksa son uygulanan % 7 midir ? Bu düzenlemeleriN KARAR’la yapılması doğru mudur ? KARARNAME olması gerekmez mi ?

    • candant said:

      Sayın RASTGELDİ, merhaba. 474sayı Kanun vergi oranlarında değişiklik yapma yetkisini Bakanlar Kuruluna vermekteydi. AY değişikliğinden sonra, bu yetki, Cumhurbaşkanına geçti. CB bu yetkisini kararnameyle değil, kararla kullanabilir,. Değişiklik yapma yetkisi, CB Kararnamesinin konusu değildir. Artırmada temel alınan ölçüt, Gümrük Tarife Cetvelinde yazılı orandır. O oranın %50’sine kadar artırmak mümkündür. Ama, bu yetkinin, bugün olduğu gibi keyfi olarak/ haklı sebepler olmadan kullanılması, AY 73/son fıkranın amacına uygun olmadığını düşünüyorum.

  10. Hasan Rastgeldi said:

    Sayın Candan
    Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İçin Kanun Hükmünde Kararname çıkarılabilir mi ? Kanunlarda değişiklik kararname ile yapılabilir mi ? (02.07.2018 TARİH VE 700 SAYILI KARARNAME)

    • candant said:

      Sayın RASGELDİ, CB Hükümet sistemini getiren Anayasa değişikliğinden sonra, KHK yayımlama yetkisi veren AY 91’inci madde yürürlükten kalkmış bulunmaktadır. Madde yürürlükte iken, maddede yazılı AY ‘nın kısım ve bölümleri ile ilgili konular hariç, BKuruluna, KHK çıkarma yetkisi verilebiliyordu. Yetki kanunuyla düzenlenmesi konusunda yetki verilen alanda, daha önce çıkarılmış bir KHK varsa o KHK veya bir KHK çıkarma yetkisi süresi bitmemişse, var olan KHK, yine KHK ile değiştirilebilmekteydi.

  11. Oğuz YILMAZ said:

    Sayın başsavcım merhabalar,
    Böyle bir site ve soru imkanı için öncelikle teşekkür ederim.
    Vergi mahkemesi hakimi olarak görev yapmaktayım.
    – Emlak vergisine esas asgari arsa metrekare birim değerinin belirlenmesine ilişkin takdir komisyonu kararına karşı açılan davalarda;
    1. Sorum; taşınmazın el birliği mülkiyeti halinde mirasçılar zorunlu dava arkadaşı mı yoksa koruma hükümleri çerçevesinde mirasçılardan birisi böyle bir davayı açabilir mi ?
    2. Sorum; takdir komisyonu kararı cadde veya sokak bazında objektif düzenleyici işlem niteliğinde olarak görüyorum
    a-)bu durum İYUK bağlamında düzenleyici – bireysel (tahakkuk) işlem açısından dava açma süresine etkisi olur mu ?
    b-)HMK m. 325 bağlamında üzerinde serbestçe tasarruf edilebilir veya edilemez bağlamında ise hangi kapsamda değerlendirmek gerekir ?

    • candant said:

      Sayın YILMAZ . merhaba. Kimi kişisel nedenlerle siteye girme zamanım pek olmadığından, sorunuza, ancak şimdi yanıt verebiliyorum. Bu tür bir gecikmem olduğunda, bunun siteye girmeye vakit bulamamamdan kaynaklandığı şeklinde yorumlanmasını ve elektronik posta adresime aynı sorunun yöneltilmesini dilerim. Kusura bakmayın. Elbirliğiyle mülkiyette, ortakların birlikte hareket etme zorunluluğu, mülkiyete konu mal veya pay üzerindeki tasarruflarla ilgilidir. Vergi ve unsurlarının bu tür bir tasarruf ya da tasarrufa ilişkin olduğunu düşünmüyorum. Yani; maliklerden her birinin tek başına veya müştereken dava açabileceklerini düşünüyorum. Kaldı ki; pay sahiplerinin acil durumlarda tek başına hareket etme yetkileri de bulunmaktadır. İkinci sorunuza gelince; ben de sizin gibi düşünüyorum. Bu konuda, sitede yayımlanmış bir makalem olacak. Onu okumanızı öneririm. HMK’nun 325’inci maddesine gelince; sanırım önceki açıklamam, en azından, benim açımdan, bu maddenin uygulanmasına gerek bırakmamaktadır. Selamlar.

  12. Sayın Başsavcım, merhaba.

    Cizre Belediyesi Özel kalem müdürü atamam için Çevre ve Şehircilik bakanliğana kurum tarafindan yazım gönderildi. Benim atama işlemlerim yapilirken de ayni belediyenin Personel A.Ş şirketinde de girişim vardi ve özel kalem personeli olarak görev yapmaktaydim. 6 ay boyunca bakanlık ne olumlu nede olumsuz bir cevap verdi. Belediyeye kayyum atandi.Şirketeki sözleşmem yenilenmedi. Ayni şekilde belediye tarafindan bakanliktan “görülen lüzüm üzerine “evraklarim geri istendi. Bakanlık 1 hafta içinde evraklari geri iade etti. Avukat arkadaşlardan sağlıkli bir bilgi alamadim.
    1. sorum : Ben bu durumda dava açabilir miyim.
    2 .sorum: Dava açabilirsem davalı taraf bakanlık mı olmali yoksa belediye mi.
    3. sorum: Buna benzer bildiginiz emsal kararlar var mı. Her ihtimalde de dava açarsam Kazanma ihtimalim olur mu.

    Saygılarımla

    • Hasan Bey, açıklamalarınızdan anlayabildiğim kadarıyla hakkınızda tesis edilen iki işlem var:
      1- Sözleşmenizin yenilenmemesi işlemi,
      2 – Belediye özel kalem müdürlüğü kadrosuna atanmama işlemi.
      İlk işlemle ilgili olarak, statünüzü; daha doğrusu, sözleşmenin niteliği hakkında tam bilgi edinemedim. Anladığım kadarıyla, anılan şirket, belediyeye hizmet temin taşeron şirket ve sizin bu şirketle olan sözleşmenizde, iş akti sözleşmesi. Eğer, sözleşme belediye ile olmuş olsaydı, idari sözleşme sayılacağından, bu sözleşmenin uzatılmaması işlemine karşı süresi içerisinde idari dava açabilirdiniz. Üzerinde çok fazla düşündüğüm bir konu olmamakla birlikte; bu tür çalışma yönteminin, bir tür muvazaa olduğunu; gerçekte, taşeron şirket elemanının belediyenin (özel kalem hizmeti gibi) asli kamu hizmetlerini yürüten elemanı olduğunu; salt, 657 sayılı Kanunu dolanmak amacıyla bu tür yöntemlere başvurulduğunu düşünüyorum. Danıştay’ın (vergi dava dairelerinin, vergilendirme işlemleri dolayısıyla baktığı davalarda) şirket elemanı olarak özel hastanelerin çalıştırdığı hekimlerle ilgili kararları da bu yönde. Bu bakımdan; ben, şirkete karşı iş mahkemesinde, belediyeye karşı da, idari yargıda dava açılabileceğini; ancak, bunlardan birinin seçilerek, davanın açıldığı mahkemenin kararına göre hareket edilmesi gerektiğini; yargının bu karışık (muvazaalı) durumu çözmesi gerektiğini düşünüyorum.
      İkinci işleme gelince; atama yetkisinin belediye de mi bakanlıkta mı olduğunu anlayabilmiş değilim. Bir belediyenin özel kalem müdürlüğüne yapılan atama, çevre ve Şehircilik Bakanlığı neden ilgilendirir, onu da anlamadım. Bu da başka bir muvazaa olabilir mi?Bu durumu ve özel kalem müdürlüğü kadrosuna atama için izlenen yöntemi (örneğin; ilan, sınav vs) açıklarsanız, bir şey söyleyebilirim, belki.

      • Cevap verdiğiniz için teşekür ederim.
        Savcım
        Şirket Cizre belediyesi personel A.ş dir. 2018 yilin da kit ve bit lerde çalişan işçierle ilgili yapilan düzenlenme sonucu kuruldu. Benim asıl meselem şirketle olan durumla alakalı değil zaten davada açmadim. Asıl ihtilafa düştüğüm özel kalem müdürü olarak yapilan atamam ile ilgili olan kısmı. Özel kalem müdürlüğü istisnai kadrolardan olduğu için Çevre şehircilik bakanlıği yerel yönetimler genel müdürlüğünden OLUR almak zorunda.Eskiden İç işleri bakanlıği mahhali idareler bakıyordu. Cizre belediyesi özel kalem müdürlüğü münhal durumdaydı. Belediye benim atamam için bakanliğa olur için yazi gönderdi. Belediye 6 ay boyunca yazı gondermesine rağmen bakanlik olumlu veya olumsuz cevap belirtmedi. Kayum atandiktan sonra belediye hiç bir gerekce belirtmeden bakanliktan evraklari geri iadesini istedi. Bakanlikta iade etti. Burdaki bir çok avukat ile konustugumda bakanlık herhangi bir işlem tesis etmedigi için emin olmamakla beraber dava açsan bile red edilceği yönünde fikir belirti . Ilk sorularda belirtigim gibi idare mahkemesine dava açabilir miyim. Dava açsam da davalı taraf hangisi olmalı.
        Saygılarımla

  13. Önder İHTİYAR said:

    Merhaba sayın Başsavcım.

    Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde, Danıştay 9. Dairesinin 30.12.1985 tarih ve E:1983/5384, K:1985/2047 sayılı kararına atıf yapmak suretiyle, mahkeme kararlarının uygulanmaması halinde açılacak tazminat davasının, kararı infaz edilmemiş olan mahkemede açılması gerektiğini ifade etmişsiniz.(Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu-Pwc yayınları-6. Baskı-s.725)

    Danıştay 4. Dairesinin E:2012/6005, K:2015/858 sayılı kararı,
    Danıştay 3. Dairesinin E:2016/16540, K:2020/4520 sayılı kararı,
    Danıştay 7. Dairesinin E:2016/6632, K:2018/3163 sayılı kararından, herhangi bir vergi mahkemesinde dava açılabileceği anlaşılmaktadır.

    Kanun maddesinden, kitabınızda belirttiğiniz görüş yönünde sınırlayıcı bir ifade anlaşılmamaktadır.(Yanlış anlamadıysam)

    Görüşünüzün dayanağını izah eder misiniz?

    İlginize teşekkür ederim.

    • candant said:

      Sayın İHTİYAR, kararı infaz edilmeyen mahkemeden kasıt, mahkeme türü bakımındandır. Tabii ki, birden fazla idare veya vergi mahkemesi olan yerlerde, doğrudan kararı veren mahkemeye dava açmak mümkün olmaz. Kanunda, bu halde, tam yargı davasının nerede açılacağına dair bir düzenleme yok. Bu duruma bakarak, idare mahkemesinde açılabileceği söylenebilir. Yanlış da olmaz. Ancak; baştan beri uygulama, kararın nasıl uygulanacağını en iyi uzman mahkemenin bileceği anlayışı ile, karar idare mahkemeninse, tam yargı davasının idare mahkemesinde; vergi mahkemesininki ise, bu mahkemede açılacağı şeklinde olmuştur. O açıklama, bunu anlamaktadır. İyi geceler.

      • Önder İHTİYAR said:

        Merhaba sayın Başsavcım.
        Mahkeme kararlarının yerine getirilmemesi halinde, tazminat davasının nerede açılacağı sorusuna verdiğiniz yanıtınız için teşekkür ederim.
        Soruda, görüşünüzün, davanın bizzat kararı veren mahkemede açılması şeklinde olduğu yönündeki ifademin sebebi, kitabınızın (Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu-Yetkin Yayınları-9. Baskı-s.1013) ilgili kısmında atıf yaptığınız Danıştay 9. Dairesinin 30.12.1985 tarih ve E:1983/5384, K:1985/2047 sayılı kararının, dipnotta yer alan ”Danıştay kararlarına göre işlem tesis etmeyen ve eylemde bulunmayan idare aleyhine açılacak tazminat davasının görüm ve çözümünün, kararı veren Danıştay dairesine ait bulunduğu hk” ifadesinden kaynaklanmıştır. Söz konusu kararın içeriğine ulaşamadığımdan, “kararı veren Danıştay dairesine ait bulunduğu hk” ifadesini bizzat kararı veren mahkeme olarak değerlendirdim. Esasen alıntı yapılan ifadenin de bu şekilde değerlendirmeye açık olduğunu, 1013. sayfadaki -ab- kısmının ikinci paragrafındaki açıklamanızın da açıkça “mahkeme türünü” anlattığını söylemenin de güç olduğunu belirtmek isterim.
        Sonuç itibariyle, görüşlerinize çok değer veriyor olmam sebebiyle, konuyu daha iyi anlamak adına soruyu sormuş olmam benim adıma çok iyi oldu.
        İlginize tekrar teşekkür ederim.

  14. Önder İHTİYAR said:

    Merhaba sayın başsavcım.
    Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu(Yekin Yayınları-9. Baskı.s.1180-1181) isimli kitabınızda, adli yardım talebinin kabulü ya da reddine ilişkin kararların kesin olduğuna, itiraz imkanının mümkün olmadığını aksi yöndeki idari yargı yerlerinin uygulamalarının hatalı olduğunu ifade etmişsiniz.
    Bu görüşünüzü dayanağı olarak,
    a-İdari uyuşmazlıklar ile özel hukuk uyuşmazlıklarının farklı yargılama usulüne tabi olması,
    a-İYUK 31. maddesinde yapılan atıfların başvuru ve kanun yolu aşamasını kapsamadığı,
    aa-İtiraz ve kanun yoluna ilişkin hususların İYUK’ta açıkça düzenlendiği,bu konuda HMK’ya atıf yapılmadığı,
    ab-2576 sayılı Kanun’da İdare ve Mahkemelerinin görevlerinin sayıldığı, (Mahkemelerin adli yardıma itiraz konusunu incelemesinin yetki aşımı olduğu)
    ac-Kanun Koyucunun, eşdeğer yargı mercileri arasında itiraz incelemesine izin veren bir iradesi olmadığı, yönünde beyanda bulunmuşsunuz.
    Aşağıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, adli yardıma itiraz müessesesini işleten yargı kararlarının “hatalı olmadığı, durumun yorumu gerektirdiği” değerlendirmesini yapma durumunuz söz konusu olur mu?
    1-İdari Yargının var oluş sebebi(Güçlü idare karşısında zayıf durumdaki gerçek ve tüzel kişilerin hak arama durumu)
    2-İYUK 31. maddesinde atıf yapılan konularda, atıf yapılan konulara ilişkin “bu kanunda hüküm bulunmayan hususlarda” ifadesi dışında herhangi bir sınırlama yapılmadan HMK hükümlerinin uygulanacağının belirtilmesi,
    3-İYUK 31. maddesinde, duruşma konusunda yapılan sınırlayıcı atfın diğer konulara ilişkin yapılmaması, ihbar konusunda ayrıca bir belirleme yapılması,
    4-2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27/7. maddesinde yer alan , “Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemeleri ile tek hakim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare mahkemesine (…) kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere itiraz edilebilir.” ifadesinde yer alan “bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine” şeklindeki ifadenin Kanun koyucunun eşdeğer mahkemeler arasında itiraz incelemesine izin veren bir iradesinin olduğunu göstermesi,
    5- Kitabınızın 1181. Sayfasında , “…..adli yardım talebinin ret ya da kabulüne ilişkin kararlara karşı içinde itiraz edilebileceği…..” ifadesine yer verilmiş ise de, HMK 337/2. fıkrada yalnızca ret kararına itiraz imkanının olduğu düzenlenmiştir. (sehven yazıldığı düşünülmektedir)
    İtiraz imkanının yalnızca ret kararına karşı olduğu ve adli yardım müessesesinin, Anayasanın 36. maddesinde belirtilen “Hak arama hürriyeti” ile doğrudan ilgili bir durum olması ve adli yardım ret kararına itiraz imkanının olmadığı yorumunun bu hakkı sınırlayıcı bir sonuç doğurması ihtimali,
    6- Özel hukuk uyuşmazlıkları ile idari uyuşmazlıkların çözümü noktasında farklı bir yargılama usulünün uygulanmasının, adli yardım müessesesinin işleyişine etki edecek bir durumunun olmaması,[Bu hususu, Vergi Yargısı Harçları konusundaki 1 ve 3 sayılı tarifenin uygulanması konusundaki yaklaşımınız(1 sayılı tarifedeki tam yargı davası nedeniyle ödenecek harçlar ile vekalet suret harcının Vergi Yargısında da alınması gerektiği) açısından da değerlendirebilirsiniz.]
    7-2576 sayılı Kanun’un “İdare Mahkemelerinin Görevleri” başlıklı 5/d ve “Vergi Mahkemelerinin Görevleri” başlıklı 6/c maddesinde yer alan “diğer kanunlarla verilen işleri” ifadesinin geniş yorumlanmak suretiyle yetki probleminin aşılabilir olması,
    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, değerlendirmemi istediğiniz hususları zaten, kitabın ilgili bölümlerinde fazlasıyla değerlendirdim. Tümünün karşılığını o açıklamalarda bulabilirsiniz. Burada yalnızca şunu söyleyeyim. Yargılama usulü, yasallık alanının konusudur. Kıyas ya da genişletici yorum yapılarak, falanca kanundaki usul kuralı burada da uygulansın denilemez. Ya da, aynı yöntemle, olmayan kural yaratılamaz. Ben, sözünü ettiğiniz konudaki idare mahkemelerinin kararlarının hatalı olduğunu (inanıyorum veya düşünüyorum değil) biliyorum. Kıyasen, HKM’yi İYUK’a uygularsanız, sonunda idari yargı olmazsınız; başka bir şey olursunuz. Doğru sonucu varmak için, ilke ve kuralları doğru yorumlayıp, doğru anlamak gerekir. İdari Yargılama Usulüne ilişkin kurallarda, İdari Rejimin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre yorumlanır.
      Hatırlattığınız hatayı dikkate alacağım, teşekkürler.

  15. Hocam merhabalar.

    Memura geçmişe dönük yapılan toplu ödemenin faizinin ödenmemesine ilişkin işleme karşı doğrudan tam yargı davası açılmasında yasal bir engel var mıdır ? Ödenmeme işleminin bir idari işlem olarak kabulü ve faizin de maddi zarar olarak kabulü mümkün müdür ? İdari eylem olarak kabul edilmesi halinde başvuru süresi ödenmeme işleminden itibaren mi başlamaktadır ? Şimdiden cevaplarınız için teşekkür ederim. Saygılarımla.

    • Süresinde olmak kaydıyla tabii ki yok Miktar hesaplamakta zorlanıyorsanız. Faiz tahakkuk ettirilip ödenmemesine ilişkin işlemin iptali istemiyle de dava açabilirsiniz. Bu takdirde; dava iptal davası olur. Ancak; işlemin iptaline ve ödenmeyen faizin tarafımıza ödenmesine karar verilmesi de diyebilirsiniz. Ya da, belli bir miktar faiz hesaplayıp, onu dilekçede gösterebilir; idarenin faiz tutarını mahkemeye bildirmesi üzerine de, fazla kısmı artırabilirsiniz (İYUK. md.16/4). Bu seçeneklerden birini seçip ona göre davranmak sizin takdirinizde.

  16. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım merhaba.

    Öncelikle, yazdıklarınızı yılların verdiği deneyim ve araştırmanın da etkisiyle kendinizden emin bir surette yazdığınızın farkındayım. Ancak ben de araştırmayı seven ve eserlerinizden istifade eden birisi olarak tam olarak anlayamadığım yerleri açıklığa kavuşturmak adına bazı hususları sorma gereği duyuyorum. Anlayışınıza sığınarak bu doğrultuda aşağıdaki soruları soracağım.

    1-Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde(Yetkin Yayınları-9. Baskı. s.342) “….Tarh işleminin tebliğinden sonra ise,yeni ve başka bir zaman aşımı(tahsil zamanaşımı) işlemeye başlar.Eğer bu arada tarh işlemine karşı idari dava açılmışsa, bu tahsil zamanaşımı ile ilgili bir sorundur.” ifadesine yer vermişsiniz.

    6183 sayılı Kanun’un 102. maddesinde, tahsil zamanaşımı vadeyi takip eden yıldan başlayacağı ifade edilmiştir. Tarh işleminin tebliği halinde dava açılmaması ya da açılması durumuna göre vade tarihi değişebilmektedir(VUK 112)Birinci durum için en az 2 aylık ikinci durum için ise mahkeme sürecinin uzunluğuna göre değişecek bir süre söz konudur. Kısaca vadesi gelmemiş bir alacak için tahsil zaman aşımı nasıl başlayacaktır? İfadenizin bu hususlar gözetilerek düzeltilmesi gerekir mi?

    2- Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde(Yetkin Yayınları-9. Baskı. s.342) mahkemece verilen iptal kararının tarh zamanaşımı süresini keseceğini ifade etmişsiniz. Örnek olarak da 2577 sayılı 28/5. maddesinin uygulamasını vermişsiniz.

    2.1. 213 sayılı Vergi Usul Kanununda tarh yöntemleri sayılmıştır. 2577 sayılı Kanun’un 28/5 maddesinde bir tarh işleminden değil, bir bildirimden bahsedilmektedir.2577 sayılı Kanun’un 28/5. maddesi uyarınca tesis edilen bildirim VUK’taki hangi tarh yöntemine göre yapılmaktadır? VUK’taki tarh yöntemlerinden biri değilse buradaki durumu yine de tarh zamanaşımının kesilmesi olarak izah etmek de bir mahzur olmaz mı?

    2.2. Söz konusu ifadeniz aşağıdaki örnek için de geçerli midir? (Bu örnek, sayfanın başında yer alan işlemin bir kısmının hukuka aykırı olması halinde işlemin tamamı için verilen iptal kararları için açıklama yapmış olmanız nedeniyle verilmiştir.)
    Vergi mahkemesi iptal kararının gerekçesinin araştırmanın eksik yapılmış olması nedeniyle verildiğini kabul edelim. Bu durumda da tarh zamanaşımının kesildiği, vergi dairesinin mahkemece verilen iptal kararı üzerine yeniden başlayan zamanaşımı süresi içinde gerekli araştırmayı yaparak yeniden tarhiyat yapabileceğini kabul edebilir miyiz.?

    Cevabınız evet ise, bu durum verginin kanuniliği ilkesi ile ne derece bağdaşmaktadır?(Kanunda zamanaşımının kesilmesine ilişkin böyle bir hüküm yok iken) 6183 sayılı Kanun’un 103/7. maddesinde, “İhtilaflı amme alacaklarında kaza mercilerince bozma kararı verilmesi” ifadesine, 103/9. maddesinde yer alan “Kaza mercilerince icranın tehirine karar verilmesi” ifadesine yer verilmiştir. Görüleceği üzere Kanun Koyucu yargı sürecini düşünerek tahsil zamanaşımının kesilmesine ilişkin düzenlemeler yapmıştır.

    Tarh aşaması ile ilgili olarak ayrıksı düşünmeyi gerektirecek nasıl durum bir vardır?

    3-Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde(Yetkin Yayınları-9. Baskı. s.342) “Bize göre; 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 114. maddesinde yazılı, tarh zamanaşımını durduran ve “kesen” sebepler” ifadesine yer vermişsiniz.

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 114. maddesinde “tarh zamanaşımını kesen sebepler” yer almamaktadır. Bu ifade sehven mi yazılmıştır?

    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, merhaba.
      İletinizin girişinde, bana, şöyle demek istediğinizi yorumladım: “Deneyiminize çok fazla güveniyorsunuz. Bu, sizi hata yapmaya yöneltiyor. Ben, iyi bir araştırmacıyım. Bu hatalarınızı buluyorum”. Başka şey söylemek istiyorsanız, kusuruma bakmayın; ben böyle anladım. Öncelikle şuhnu söyleyeyim: Benim kitap ve yazılarımda hata veya eksiklik arayan, siz ilk değilsiniz. Sanırım son da olmayacaksınız. Bunu, yakınmak için söylemiyorum. Aksine, mutlu oluyorum. Kitabın son baskısını okuduğunuza göre, başındaki açıklamayı da okumuş olmalısınız. Orada, kimi güçlüklerimden söz ediyorum. Okuyucunun, eleştirileri, bana bu güçlükleri aşmamda yardımcı oluyor. Bu da, beni, memnun ediyor. Şimdi gelelim, yorum ve sorularınıza.
      1 – Kitabın 342’nci sayfasında, tahsil zaman aşımının tarh işleminin tebliği ile başladığını yazdığımı söylüyor ve eleştiriyorsunuz. Cümleyi yeniden okudum, Hatta, tüm sayfayı ve öncesi ile sonrasını da. Eğer, cümleyi bağlamından ayırırsanız, haklısınız. Bir vergi hukukçusu böyle bir cümleyi nasıl kurar diyebilirsiniz. Ama; o cümlenin bağlamı, tarh ve tahsil zaman aşımlarının nasıl hesaplanacağı ya da hesaplanma yöntemi değildir. Bu yöntemler için, Tarh Yöntemleri kitabımla, 6183’le ilgili açıklama kitabına bakmalısınız. Bu cümlenin bağlamı; vergi idaresinin yapmış oldukları işlemlerin hangi tür idari davaya konu edilmesi gerektiği konusunda uygulamada çıkan tartışmalar dolayısıyla ve bu dava türünün süi jeneris dava veya tam yargı davası olduğu konusundaki görüşlere yönelik eleştirilerdir. Bu görüşte olanların, tarh zaman aşımının dava sonuna kadar geçeceği; eğer, tarh işleminin kısmen hukuka aykırı olması halinde tadilen tasdik kararı verilmezse, verginin zaman aşımına uğrayacağı iddialarına karşı; vergi alacağının doğduğu tarihten tahsiline kadar iki farklı zaman aşımı aşamasının olduğu, vergi tarhiyatının tebliğiyle, tarh zaman aşımı ile ilgili sorunun sona erdiği; başka anlatımla, vergi idaresinin bu zaman aşımı ile ilgili olarak üzerine düşeni yapmış olduğu; bundan sonra başka bir zaman aşımı aşamasının devreye girdiği açıklaması yapılmıştır. “Aynı aşama için iki ayrı zamanaşımı söz konusu olamayacağından, tarh zamanaşımı ile ilgili herhangi bir sorun mevcut değildir.” cümlesi, bunun için kurulmuştur. Eleştirdiğiniz cümlenin bağlamı budur. Bu bağlamın, tahsil zaman aşımının başlangıcı ve hesabı ile ilgili ayrıntılı açıklama gerektirdiğini düşünmüyorum.
      2 – İdari Yargılama Usulü Kanununun 28’inci maddenin 5’inci fıkrasında, tarhiyattan değil, bildirimden söz edildiğini ileri sürerek, aynı sayfada bu konuda yapılan açıklamaları eleştiriyorsunuz. Ancak; bildirilen bir şeyin; yani, bildirimin bir içeriğinin olması gerekli. İçeriksiz bildiri, boş bir A4 kağıdından başka bir şey değildir. O şeyin ne olduğunu yine fıkra söylüyor. Kullanılan ibare; “… tespit edilecek vergi, resim…bildirilir” şeklindedir. Yani; bildirilen şey, tespit edilen vergi olmaktadır. Vergi hukukçularına bu ibare; yani, “verginin tespiti” bir şey anımsatır. Umarım size de anımsatıyordur: VUK’nun 20’nci maddesinde yapılan tarh tanımını. Madde, vergi tarhı için, “… vergi alacağını miktar itibarıyla tespit eden idari muamele” demektedir. Demek ki, verginin miktar itibarıyla tespiti tarh işlemi oluyor. 28’inci maddenin 5’inci fıkrasında söylenen de verginin tespiti olduğuna göre, bildirimin konusu tarh işlemi olmaktadır. Kitabın sonraki baskısında, bu konuyu, bu ilişkiyi kuramayanların da anlayabileceği şekilde açıklamaya çalışırım: Söz.
      3 – Diyorsunuz ki; VUK’nun 114’üncü maddesinde tarh zaman aşımının kesileceğine dair bir hüküm yok. Doğru. Gerçekten yok. Esasen; söylediğiniz sayfada, benim de söylediğim bu. Üstelik bunu açıkça söylüyorum. Eleştirdiğiniz fıkrada söylemeye çalıştığım; eğer, kısmen iptal kararı ile tarh zaman aşımının kesildiği veya daha doğru olarak yeniden başladığı kabul edilmezse, vergi idaresi, kısmen iptal kararının gereklerini nasıl yerine getirecek. Yani, sözünü ettiğimiz tarhiyatı nasıl yapacak. Vergi mahkemesince dava karara bağlanıncaya kadar zaman aşımı dolmuş olabilir. Eğer, zaman aşımının kesilmediği veya yeniden başladığı kabul edilmezse, fıkrada sözü edilen tarhiyatın yeniden yapılması mümkün olmaz. Kanun koyucu, fıkrayı düzenleyerek, kapalı bir biçimde, zaman aşımının dikkate alınmayacağını söylemiş olmaktadır. Bu ise, ancak dolan zan aşımının yeniden başlamasıyla mümkündür. Orada söylenen bu. Bunu eleştirebilirsiniz; ama, ben; böyle düşünüyorum.
      Sanırım, böylece diğer sorularda yanıtlanmış oldu. Son olarak, size, deneyimin kazandırdığı bir öneride bulunayım: Madem ki, iyi bir araştırmacı olmak istiyorsunuz; umarın öyle de olursunuz; okuduğunuz her şeyi, bağlamıyla anlamaya ve yorumlamaya çalışın. Başarı dileklerimle.
      Not: Bu iletiden önce, başka ve benzer bir ileti yazmıştım. Bulunduğum yerdeki internet bağlantısı sorunu nedeniyle gitmediğini gördüm ve ikinci kez yazdım. Eğer. O da elinize bir biçimde ulaşırsa, bu açıklama çerçevesinde değerlendirmenizi rica ediyorum.

      • Önder İHTİYAR said:

        Sayın Başsavcım merhaba.
        Sizi üzdüysem gönülden özür dilerim.
        Ancak niyetim sizin hatalarınızı bulmak değil kavrayamadığım hususları kendi adıma açıklığa kavuşturmaktır.
        Yazdığınız hususları kendinizden emin olarak ifade ettiğinizi belirtirken niyetim sizi eleştirmek değildi. Aksine bu ifadeyi bilgi,tecrübe ve deneyiminizin yoğunluğu sebebiyle her ihtimali gözeterek yazdığınızı bu nedenle hata payınızın düşük olduğunu ve size duyduğum saygıyı ifade etmek için kullandım.Belli ki meramını düzgün anlatamadım.Tekrar özür dilerim.
        10 yıl Vergi Mahkemesi hâkimliği yaptım.
        Eserlerinizden gerek meslekte gerekse sonrasında çokça istifade ettim.Etmeye de devam ediyorum. Zira idari yargı mensubu olup ortaya birçok eser çıkarmış sizin dışınızda ikinci bir kişi yok.
        Benim için bu anlamda bir idolsününüz.
        Ayrıca tavsiyenizi ve eleştirinizi iğneleyici de olsa dikkate alacağım.
        İlginize tekrar teşekkür ederim.

  17. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım merhaba.

    İki soru sormak istiyorum.

    Birinci sorum, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. maddesine ilişkin olup üst makam ya da üst makam yoksa işlemi yapmış olan makama, başvurunun yapıldığı günün geriye kalan dava açma süresine eklenip eklenmemesine ilişkin olacaktır.

    Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde(Yetkin Yayınları-9. Baskı-s.682-683) verdiğiniz örneklerde başvuru yapılan günü işlemiş olan dava açma süresine dahil etmektesiniz. Ancak atıf yaptığınız kararlardaki durum (Danıştay 7. D. 10.12.1999, E:1999/1100, K:1999/3674-Danıştay 8. D. 19.10.1987, E:1987/313, K:1987/416), verdiğiniz örnekler ile uyum taşımamaktadır. Zira söz konusu kararda başvuru yapılan gün işlemiş olan dava açma süresinden sayılmamakta(dava açma süresinin son günü başvuru yapıldığından) ilgilisine 1 gün daha süre verilmektedir. Bu doğrultuda kitapta verdiğiniz birinci örnekte geriye kalan dava açma süresinin 15 gün, ikinci örnekte 41 gün olması gerektiğini düşünüyorum.

    Son tahlilde,görüşünüz,

    Kanunda yer alan “……idari dava açma süresi içinde istenebilir.” düzenlemesi ile “….başvurma tarihine kadar geçmiş süre de…. ” ifadelerini de dikkate almak suretiyle,
    başvuru yapılan günün işlemiş olan dava açma süresine dahil edilmesi yönünde mi yoksa dahil edilmemesi gerektiği yönünde midir?

    Bu soruyu eksiklik tespit etmek amacıyla değil tamamen düşüncelerinize verdiğim değer nedeniyle ve durumu aydınlatmak adına(gözden kaçırdığım bir husus olup olmadığı) sorduğumu bir kez daha ifade etmek isterim.

    İkinci sorum da, İYUK 10 ve 11. madde uygulamasında, 3071 sayılı Dilekçe Hakkı Kanunu’nun 5. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin olacaktır.

    Cevabınız uygulanabileceği yönünde ise,

    3071 sayılı Kanun’un 5. maddesi uyarınca, başvurunun yanlış yere yapıldığı bu nedenle başvurunun yetkili mercie iletildiği bilgisinin, ilgilisine bildirilmesi ile bildirilmemesi(emredici hüküm olmasına karşın) durumlarında uygulama nasıl olmalıdır?

    İlginize teşekkür ederim.

    • candant said:

      Sayın İHTİYAR, merhaba.
      Sorunuzdaki Yedinci Dairesi kararını örnek olarak ben de beğenmedim. Onun yeri orası olmamalıydı. Yada, ek açıklama gerekliydi. Sonraki baskıda gerekli açıklamayı yaparım. Sekizinci Daire kararına gelince, o karar, dava açma süresi ile değil, bekleme süresi ile ilgili ve doğru örnek. Sorunuzun devamına gelince; “kadar” sözcüğü, doğru, biraz kafa karıştırıcı; ancak, 521 sayılı Kanunun ilk zamanlarından bu yana, üst makama başvuru süresi işleyen dava süresinden sayılıyor. Örnek: DDK, K:1967/436. Uygulamada böyle anlaşılıyor; ben de öyle anlıyorum.
      Son sorunuza gelince; 3071 sayılı Kanun dilekçe hakkı konusunda genel kanun. Dolayısıyla; özel kanunlarda hüküm bulunmayan hallerde uygulanır. İYUK 10 ve 11’de de, 3071/5 gibi bir düzenleme yok. Dolayısıyla, uygulanmasına engel bir durum da yok. Ancak; yanlış makama başvurunun doğru makama yapılmış sayılmasını öngören bir düzenleme (örnek 4458/242) olmadıkça riskli bir başvuru olur. İyi akşamlar dileğiyle.

  18. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım merhaba.

    Öncelikle sorularıma verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ederim.

    1- İlk sorum 2577 sayılı Kanun’un 26/3. maddesine yönelik olacak.

    İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde (Yetkin Yayınları-9 Baskı-s.943-944) İYUK madde 26/3 uygulamasının daha önce hiç tebligat yapılmamış adrese ilk tebligat yapılmadan iade edilmesi haline münhasır olduğunu ifade etmişsiniz.

    7201 sayılı Kanun’un 10. maddesine 6099 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle “Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.”şeklinde hüküm eklenmiştir. Tebligat Kanunu’nun 21/1 ve 2. Fıkralarında adres kayıt sistemini de barındıran tebligat usulleri mevcuttur. 28. maddede ise ilanen tebligat yolu mevcut.(adres kayıt sisteminde kayıtlı adres olmaması hali vb.)

    Bu durumda,

    a- İYUK 26/3’ün uygulanma imkanı olmadığı yorumu yapılabilir mi?

    b-Yoksa 7201 sayılı Kanun’un “Kazai Tebligat” başlıklı maddesinin özel düzenleme içerdiği ve sorulan hususa ilişkin söz konusu başlık altında düzenleme olmadığı dolayısıyla 1 nolu başlıkta belirtilen yorumun yapılamayacağı sonucuna mı varılmalıdır?

    2-İkinci sorum ise,İYUK 28/5 maddesine ilişkin olacaktır.

    İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizde (Yetkin Yayınları-9 Baskı-s.559)düzenleyici işlem ve uygulama işlemi konusu anlatılırken( c) başlığında verdiğiniz “genel tebliğ ile tarh işlemi” örneğinin her ikisinin birlikte dava edilmesi halinde davada görevli mahkemenin (920 nolu atfı yapmak suretiyle) düzenleyici işleme bakmakla görevli idari yargı yeri olduğunu ifade ederken, eserinizin İYUK 28/5’e ilişkin açıklamaların bulunduğu 999. sayfada, “Yani Danıştay’ın ilk derece sıfatıyla vermiş olduğu kararların,bu fıkraya göre infazları mümkün değildir” ifadesini kullanmışsınız.

    Burada bir çelişki mi söz konusudur yoksa benim göremediğim bir nüans mı vardır?

    İlginize teşekkür ederim.

  19. Ahmet başar said:

    Sayın Başsavcım merhabalar.
    Öncelikle hem size hem de soru soran herkese teşekkür ederim. Sorulan sorular ve verdiğiniz cevaplardan çokça şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum.
    Bende aklıma takılan bir soruyu sormak istiyorum size.
    -Müfettişler tarafından düzenlenen Sahte belge düzenleme raporlarında mükelleflerin kendi beyanlarının fiktif olduğu gerekçesiyle kabul edilmemekte ve sahte olarak düzenlenen faturalardan komisyon geliri hesaplatılıp vergi tarh edilip vergi ziyai cezası kesilmektedir.Örnek vermek gerekirse; mükellef 2016 yılında 20.000 Tl ödenecek vergi beyan etmiş olsun, mükellef daha sonra incelemeye alınmış ve 2016 döneminde sahte belge düzenleyicisi olduğu ile ilgili rapor düzenlenmiş olsun. Düzenlenen raporda mükellefin kendi beyanına itibar edilmemiş ve elde edilen komisyon geliri üzerinden vergi tarh edilip 3 kat ceza kesilmiş.
    Şimdi burada gerçekten vergi ziyaı doğar mı. Mevzuatta mükellefin farklı bir faaliyet dolayısıyla beyanname vermesi durumunda(faaliyet yasaklı bir faaliyet olsun veya olmasın) buna itibar edilmemesi gerektiği ile ilgili birşey hatırlayamıyorum. Sizin bu konudaki fikrinizi merak ediyorum.Şimdiden çok teşekkür eder ve İyi günler dilerim.

  20. Sayın Başsavcım tekrardan merhabalar.

    Tam olarak anlayamadığım bir soru ile ilgili değerlendirmenizi merak ediyorum.
    Daha iyi anlatabilmek adına bir örnek yardımıyla açıklamaya çalışacağım.

    -Kat karşılığı inşaat işiyle uğraşan bir firmanın vergi incelemesinde olduğunu varsayalım. Bu firmanın daire satışlarının emsaline göre çok aşağıda olduğu düşünülerek incelemeye yetkili tarafından şirketin banka bilgilerine ve alıcıların ifadelerine başvurulmuş ancak olumsuz bir tespite rastlanmamıştır. Daha sonra daire bedellerinin KDV 27. madde gereğince emsal bedelleri ile satış bedelleri arasında yüksek tutarda fark olup olmadığının tespiti yönünden daire bedelleri ile ilgili olarak takdir komisyonuna sevk edilmiştir. Takdir komisyonu kararı ile satış bedelleri arasında açık bir şekilde fark olduğu belirlenmiş ve bu durum şirket yetkilileri tarafından haklı bir sebeple açıklanamamıştır. Daha sonda şirket hakkında sadece KDV yönüyle eleştiri konusu yapılmış(kurumlar yönünden eleştiri konusu yapılmamıştır.) yapılmıştır. Ancak arada bariz bir fark olduğu tespit edildikten sonra emsal bedel olarak takdir komisyonu kararı yerine VUK 267 e 2 gereğince maliyet bedeli esas alınmış ve aradaki fark üzerinden KDV hesaplanmıştır.

    Şimdi bu örnek olayda soracağım soru;

    — Güncel emsal VDDK kararlarının büyük çoğunluğunda mükelleflerin takdir komisyonuna sevk edilmesi durumunda takdir komisyonu kararının alındığı tarih itibariyle VUK 30 gereğince resen tarh sebebinin bulunup bulunmadığı aranılmaktadır. Ayrıca VDDK kararlarındaki gerçekleşen olayların tamamında takdir komisyonunun matrah takdir ettiği durumlar oluşturmaktadır.(mükellef hakkında düzenlenen VİR veya VTR ye dayanarak matrah takdir edilmektedir.) Örnek olaydaki gibi servet takdiri dolayısıyla mükelleflerin takdir komisyonuna sevk edilmesi ve takdir komisyonu kararına istinaden arada yüksek tutarda fark olması ve bunun haklı bir sebeple açıklanamaması durumunda sadece kdv yönünden 267/2 ye göre eleştiri konusu yapılması durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz. ( örnek olayda kdv 27 nin değerlendirilmesi için takdir komisyonundan bir bilirkişi gibi bilgi edinilmiştir.)

    (– VDDK 2020/247 E. , 2021/1503 K. sayılı kararında sanki KDV yönüyle tarhiyat yapılabileceği gibi bir anlam çıkardım.)

    Şimdiden çok teşekkür eder, Mutlu ve sağlıklı günler dilerim.

  21. Sayın Başsavcım merhaba. Değerlendirmenizi merak ettiğim bir diğer soru ise aşağıdaki gibidir. Yine bir örnek yardımıyla konuyu anlatmaya çalışacağım.

    — Sahte Belge Kullanma yönüyle incelenen bir mükellefin incelendiği yılın defter ve belgeleri zayi olmuş ve elinde buna yönelik mahkeme kararı da mevcuttur. Dolayısıyla incelemeye yetkili tarafından belirtilen sahte faturanın defter ve beyanlarda olduğu ile ilgili tespit yapılamamıştır.(banka ve diğer harici donelerden de tespit yapılamıyor.) Şimdi belirtilen sahte fatura ile ilgili defter kayıtlarında tespit yapılamadığı halde vergi tarhiyatı ve çeza kesilmesi hukuka uygun mudur? Yok eğer tarhiyat yapılmayacağı değerlendirmesi yapılacak ise bu durumdaki mükellefler için kanun boşluğu oluşmasına sebep olmaz mı.
    Değerlendirmeleriniz için şimdiden çok teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s