161 thoughts on “Soru/Cevap”

  1. Sayın Başsavcım Merhaba

    İçtimaya ilişkin VUK’un 336. maddesi yerine ,Kabahatler Kanununun içtimaya ilişkin  15/1 maddesinin uygulanması gerektiği yönünde yasa yapıcının iradesi olduğunu ortaya koyan somut yasa hükmü hangisi?

    Saygılarımla

  2. Mustafa Kemal BULUT said:

    Saygıdeğer Başsavcım merhabalar,

    Aşağıdaki konuda kıymetli yorum ve değerlendirmelerinizi sitenizde paylaşabilirseniz çok sevinirim.

    Bilindiği gibi 25.06.2018 tarihli 30459 Mükerrer sayılı RG’de yayımlanan ABD Menşeli Bazı Eşya İthalatında Ek Mali Yükümlülük Uygulanmasına Dair Karar ile Karar ekindeki Tablo’da yer alan bazı ürünlerin ithalatında Ek mali Yükümlülük tahsil edilmesi öngörülmüştür.

    Söz konusu Karar’ın 2’nci maddesinde: “Ekli tabloda yer alan eşyanın ABD menşeli olanlarının ithalatında karşılarında gösterilen oranlarda ek mali yükümlülük tahsil edilir.” Şeklinde ifadeye yer verilmiş olup anılan tabloda ise GTİP ve tanımı belirlenen eşyanın karşısında tahsil edilecek olan Ek Mali Yükümlülük(EMY), Ek Mali Yükümlülük (%) şeklinde belirlenmiş bulunmaktadır. Ancak belirtilen EMY oranlarının uygulanacağı matrahın (baz) gümrük vergisi matrahını oluşturan unsurlardan mı oluşacağı ya da eşyanın fatura bedeli mi olacağı veya eşyanın CIF/FOB bedeli mi olacağı hususunda açık bir belirlemenin olmadığını görmekteyiz.

    Karar’ı dikkatle incelediğimizde, EMY’nin gümrük kıymeti veya gümrük vergisi matrahı üzerinden hesaplanması gerektiği yönünde açık bir hüküm içermediği sadece Karar’ın 3. maddesinin 1. fıkrasında: “4458 sayılı Gümrük Kanunu ve ilgili diğer gümrük mevzuatının, gümrük vergisinin tesciline, tahakkukuna, tahsiline, geri verilmesine, takibine ve teminata bağlanmasına ilişkin usul ve şekle müteallik hükümleri, bu Karar kapsamında uygulanacak ek mali yükümlülüğün tescili, tahakkuku, tahsili, geri verilmesi, takibi ve teminata bağlanması işlemlerinde de uygulanır.” İfadesini yer aldığı görülmektedir. Bu ifadeden ise, Gümrük Kanunu ve ilgili diğer mevzuatın gümrük vergisinin tesciline, tahakkukuna, geri verilmesine, takibine ve teminata bağlanmasına ilişkin USUL ve ŞEKLE müteallik olan hükümlerin bu EMY için de uygulanacağı anlaşılmaktadır. Diğer bir anlatımla gümrük vergisinin hesaplanması için esas unsur olan gümrük kıymeti ve gümrük vergisi matrahının bu EMY için de uygulanacağı soncunun çıkarılamayacağı açıktır.

    İthalat uygulamalarında ise, söz konusu ABD menşeli eşyadan alınacak EMY tutarı; eşyanın Gümrük Vergisi Matrahı yani gümrük kıymetini oluşturan unsurlarının toplamı üzerinden Karar’da belirtilen oranda hesaplanarak yükümlülerden tahsil edilmektedir.
    Bu sebeplerle,
    1. Gümrük idaresi tarafından uygulanmakta olan EMY’nin gümrük vergisi matrahı üzerinden tahsil edilmesinin hukuka uygun olup olmadığı
    2. Vergi hukukunun belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bağlamında anılan EMY ile ilgili Karar’ın verginin hesaplanacağı matrah ölçütünün belirlenmemiş olması karşısında hukuka uygun olup olmadığı hususunda
    değerli görüşleriniz paylaşabilirseniz çok sevinirim.

    Saygılarımla,
    Kind Regards,

    Mustafa Kemal BULUT
    Gümrük & Dış Ticaret Hukuku Danışmanı

    • Sayın BULUT, site, bu sorunuz için beni uyarmadığından, yanıtlamakta gecikmiş bulunuyorum. Kimi zaman böyle oluyor. Kusuruma bakmayın. Ek Mali Yükümle ilgili kararın 3’üncü maddesinin 1’inci fıkrası, sizin de söylediğiniz gibi, usul ve şekil kurallarına ilişkindir. Başka deyişle; Gümrük Kanununun gümrük vergisinin tahakkuk, tahsil ve geri verilmesi gibi işlemlerde uygulanan hükümlerinin ek mali yüküm hakkında da uygulanmasını sağlıyor; ancak, gümrük vergisinin matrahının hesaplanma tarzı ile ilgili bir gönderme içermiyor. Salt, bu düzenlemeye bakıldığında, söylediklerinize katılmamak mümkün değil. Bununla birlikte; 4458 sayılı Kanunun 3’üncü maddesinde 5911 sayılı Kanunla yapılan değişiklikleri de göz önünde bulundurup, konuyu tartışmak da gerekir. Gümrük İdaresi, bu değişikliklerden hareketle, uygulama yapıyor olmalı. Bildiğiniz gibi; anılan değişiklikle, 3’üncü maddenin 8’inci fıkrasında, gümrük vergilerinin, ithalat ve ihracat vergileri olduğu belirtildikten sonra; 9’uncu fıkrasının (a) bendinde de, ithalat vergileri, gümrük vergisi ile diğer eş etkili vergiler ve mali yükler olarak tanımlanmıştır. Başka deyişle; gümrükte alınan mali yükler, ithalat vergisi ve dolayısıyla da, “gümrük vergileri” olarak nitelendirilmiştir. Kanunun 15’inci maddesinde de, “gümrük vergileri”nin gümrük tarifesine göre hesaplanacağı; 23’üncü maddesinde ise, eşyanın kıymetinin, gümrük tarifesinin uygulanması amacıyla belirlenen kıymet olduğu açıklanmıştır. Görüldüğü üzere; Kanunun 15’inci maddesi, münhasıran teknik anlamdaki “gümrük vergisi”nin değil, gümrük vergilerinin (ithalat vergilerinin) tümünün; dolayısıyla, eş etkili diğer vergilerle mali yüklerin nasıl hesaplanacağını düzenlemektedir. Yani; bu hükümler, hem, teknik olarak gümrük vergisi olarak adlandırılan vergiler için, hem de 5911 sayılı kanunla gümrük vergileri tanımına alınan vergi ve mali yükler için uygulanabilir hükümler olmaktadır. Bu bakımdan; eşyaya uygulanacak mali yükün hesabı için, gerçekte, kararın 3’üncü maddesindeki düzenlemeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Ben, Karardaki bu düzenlemenin, benzer karar metinlerinde 5911 sayılı Kanunun yürürlüğünden önce var olan düzenlemelerin, kanunun yürürlüğünden sonra da, gereksiz tekrarından ibaret olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz; AY’nın 73’üncü maddeye uygun olarak yürürlüğe konulmuş bulunmayan mali yüklerin vergi gibi işlem görmesinin AY’ya uygun olup olmadığı tartışılabilir. Ama; o ayrı konu. Umarım, açıklayıcı olmuştur. Selamlar.

      • Mustafa Kemal BULUT said:

        Saygıdeğer üstadım selamlar,

        Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Ancak bir konuda naçizane yorumumu paylaşmak isterim. Gümrük Kanunu’nun 3’üncü maddesindeki hükmün ithalde alınan tüm vergi ve mali yükler için uygulanabileceği yönündeki değerlenidrmenin verginin belirlilik ilkesi ile çeliştiği düşüncemi halen koruyorum. Zira bu yöndeki değerlendirme ile örneğin ithalde alınan KKDF’nin de matrahının gümrük kıymeti olarak esas alınabilmesi gibi bir sonuca götüreceği ortadadır. Oysa KKDF ile ilgili mevzuatta matrahın ithalat bedeli yani fatura bedeli olacağı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla Kanun değişikliği sonrasında yani GK 3. maddesindeki tanımın mali yükü ihdas eden mevzuatta açık gönderme yapılmadıkça uygulama olanağının bulunmadığı düşüncesindeyim.
        Saygılarımla,

        Mustafa Kemal BULUT

  3. Sayın Başsavcım iyi bayramlar

    Türkiyede faaliyet gösteren finansal kiralama şirketi  yatırım teşvik belgesi olan ve Türkiyede faaliyet gösteren bir şirketle  finansal kiralama sözleşmesi yapıyor.

    Finansal kiralama şirketi, kiracı şirketin yatırım teşvik belgesini ithalatta kullanarak hiç KDV ödemeden makinayı ithal ediyor.

    Başka bir şirkete ait  yatırım teşvik belgesiyle ithalat yapan finansal kiralama şirketinin ,kiracı şirketin ödemelerini yapmaması ve finansal kiralama  sözleşmesini feshi nedeniyle  yatırım teşvik şartlarının  ihlal edilmesi üzerine ; gümrük müdürlüğünce KDVK m13/d ve KDVK m 48 uyarınca KDV isteniyor.

    1-Birinci hukuki sorun şu : 

    KDVK m 13/d hükmünde;   sadece alıcılar diyor. ithalatcılar demiyor.13/d yurtiçi teslimlerle ilgili.13/d hükmü ithalatı da kapsayacak şekilde yorumlanabilir mi?
    Ya da verginin yasallığı ilkesi uyarınca ithalatcıların da  bu maddeye dahil edilmesi hukuka aykırıdır denilebilir mi?

    2- İkinci hukuki sorun da şu : 

    KDVK m 48; sadece ithalat tarihi itibarıyla , hukuka aykırı olarak, vergisi ödenmeden ya da eksik ödenerek eşya ithali için düzenlenmiş bir madde mi?

    Olayımızdaki gibi ithalattan sonraki durumların da  bu madde kapsamında kabul edilmesi hukuka uygunmudur?

    Saygı ve selamlarımla

  4. Mehmet S. said:

    Turgut Bey merhaba,

    Yargılamanın yenilenmesi hakkında görüşünüzü sormak istiyorum. Bölge İdare Mahkemesi’nin kararı sonucu kesinleşmiş bir karar hakkında, yargılamanın yenilenmesi talebi, davanın görüldüğü ilk derece mahkemesine mi ? Yoksa nihai kararı veren Bölge İdare Mahkemesine mi yapılabilir?
    Eğer yargılamanın yenilenmesi talebi, nihai kararı veren Bölge İdare Mahkemesine yapıldığı zaman, Bölge İdare Mahkemesi’nin , yargılamanın yenilenmesi talebini reddetmesi durumunda, üst mahkemeye başvuru yapılabilir mi?

  5. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorularım bağlantılı davalara ilişkin olacaktır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 42/1. maddesinde bağlantı hakkında karar verilinceye kadar usuli işlemlerin duracağı ifade edilmiştir.

    PWC yayınlarından 2015 yılında 6. baskısı yapılan İdari Yargılama Usulü Kanunu isimli eserinizin 943 ve 944. sayfasında, yürütmenin durdurulması müessesesinin varlık nedenini gerekçe göstermek suretiyle, davalardan bir tanesinin ilk derece sıfatıyla Danıştay’da bulunması hali hariç bağlantı kararı verilmeden önce yürütmenin durdurulması talebi hakkında karar verilmesi gerektiğini ifade etmektesiniz.

    1-Kanun koyucunun, gerek yürütmenin durdurulması müessesesinin düzenlendiği İYUK 27. maddede, gerekse bağlantılı davaların düzenlendiği İYUK 38-42. maddelerde, usuli işlemler konusunda yürütmenin durdurulması gibi elzem bir müesseseye (bağlantılı dava konusunda) yönelik herhangi bir istisnaya yer vermemiş olması, bağlantı taleplerine ilişkin BİM ve Danıştay incelemesinin ivedilikle yapılacak olması ve bağlantı talebinin reddine itiraz süresinin 15 gün olup itiraz değerlendirmesinin de ivedilikle yapılacak olması dikkate alındığında, duracağı belirtilen usuli işlemlerin yürütmenin durdurulması hakkındaki kararı da kapsadığı şeklinde yorumlanabilir mi?

    2-Davalardan birinin ilk derece Mahkemesi sıfatıyla Danıştay’da olmasını hariç bırakmanızın sebebini izah eder misiniz?

    3-Bağlantılı dosyaların tamamında yürütmenin durdurulması istemi bulunması halinde, yürütmenin durdurulmasına ilişkin olarak verilecek kararların farklı olabileceği de dikkate alındığında, birlik sağlanması adına yürütmenin durdurulması isteminden önce bağlantı isteminin karara bağlanması daha uygun olmaz mı?

    4-İYUK 42/1. maddenin istisnası olarak, uygulanmakla etkisi tükenecek işlemler hakkında bağlantı hususunun çözüme kavuşmasına kadar yd kabul kararı verilmesiyle yetinilmesi size göre yeterli olabilir mi?

    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, sorularınıza aşağıda sırasıyla yanıt vermeye çalışacağım:
      1 – Yürütmenin durdurulması müessesesi, idari yargıyı etkin kılan en önemli müessesedir (müesseselerin başında gelir). Bu müessese olmadan, idari yargı düşünülemez. Dava hakkında karar verilinceye kadar idare tarafından idari işlem uygulanarak geri dönülemez ya da giderilmesi güç veya olanaksız durumların doğmasının önlenmesi için vardır. Bu bakımdan; görevsizlik hali hariç, hiçbir usul müessesesi, yargı yerinin, bu konudaki talebi öncelikle ele almasını bekletemez. Adil yargılanma hakkı yönünden düşünürsek, bunun böyle olması, bu müessesenin anılan niteliği yanında, etkin yargılanma hakkının da gereğidir. Ben, bu nedenle 27’nci maddenin savunma alınmaksızın YD kararı verilemeyeceğine dair düzenlemesinin AY’ya aykırı olduğunu; hatta; AY 90/son fıkrası uyarınca, bu düzenlemenin ihmal edilebileceğini düşünüyorum. Müdahale hali için de, düşüncem aynı şekilde idi. Yasa koyucu, nihayet yanlış anlamaları önleyecek düzenleme yaptı. Eğer, yargı, söylediğim gibi karar vermeye başlarsa, 27’nci maddenin de değiştirilmek zorunda kalınacağını düşünüyorum. Son sorunuzu da burada yanıtlayayım: Tabii ki mümkün. Mevcut düzenlemenin sözüne uygun davranılacaksa, yerinde de olur. “Bağlantı sorunu çözülüp, yetkilendirilen yargı yerince bu konuda yeniden karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne” gibi bir ibare kullanılabilir.
      2 – 38’inci maddenin 3’üncü fıkrası, davalardan birinin Danıştay’da bulunması halinde, dosyanın Danıştay’a gönderileceğini söylüyor. Her ne kadar, fıkra, “ilk derece” ibaresini kullanmamışsa da, bir uyuşmazlığın dava aşamasında Danıştay’da bulunması, ancak ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay’ın görevine giriyor olması halinde mümkün olduğundan; açıklamamda, “ilk derece” ibaresini kullandım. Eğer, yasada böyle bir düzenlemenin yer almasının sebebini soruyorsanız; onun da yanıtı, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla görevli olduğu davalara ilişkin bir dosyaya, bağlantı sebebiyle hangi idari yargı yerinde bakılması gerektiğine karar verme konusunda alt derece mahkemelerin yetkili olmasının, hiyerarşiye ters düşmesidir. Başka deyişle; Danıştay’ın görev alanı ile ilgili bir konuda bölge idare mahkemelerinin söz söylemeye yetkili olmamalarıdır.
      3 – Davacının yürütmenin durdurulmasındaki yararı ile uygulama birliği sağlanmasından elde edilecek yarar karşılaştırıldığında; ilkinin öncelikli olduğu anlaşılır. Kaldı ki; dava dilekçesinde, ilk bakışta, YD koşullarının var olduğu bir davada, YD kararı verilmesi için, bağlantı sürecinin sonuçlanmasının beklenmesini hangi gerekçe haklı gösterebilir?
      4 – Bu soruya, ilk yanıtta yanıt verildiğinden yinelemiyorum.
      Umarım açıklayıcı olmuştur. Selamlar.

  6. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorum, Bölge İdare Mahkemelerinin istinaf aşamasında verdiği kararlara ilişkin olacaktır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45/5. maddesinde, Bölge İdare Mahkemelerinin, ilk inceleme üzerine verilen kararlara yapılan başvuruyu haklı bulması halinde, davaya görevsiz ve yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş hakim tarafından bakılmış olması halinde, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak dosyanın ilk derece mahkemesine gönderileceği hususu düzenlenmiştir.

    “Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu” isimli eserinizde, istinafın, temyizin şekil ve usulüne tabi olduğu düzenlemesinden hareketle, istinaf incelemesinde, 49. maddede yer alan, görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, hukuka aykırı karar verilmesi, usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması halinde kararın bozulacağını ifade etmişsiniz.

    Eserinizde, usul hükümlerine aykırı davranılmasına ilişkin olarak verdiğiniz örnekler ile konuya ilişkin başkaca örnekler aşağıda sıralanmıştır.

    İYUK 15. madde uyarınca verilmesi gereken kararların verilmemiş olması, ihbar yapılmadan karar verilmesi, dava konusunun hatalı belirlenmesi suretiyle yargılama yapılması, eksik hükümle karar verilmesi, İYUK 6 ve 26. madde uyarınca verilen davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar, İYUK 26. madde uyarınca verilen dava dilekçesinin iptali kararı, savunma ve cevap hakkının ihlali, dosyanın tekemmül ettirilmeden karar verilmesi, davanın yanlış hasımla görülmesi, duruşma yapılması gerekli olmasına karşın duruşma yapılmadan karar verilmesi, hukuki konularda bilirkişiye başvurulması,keşif yapılması gerekli olmasına karşın keşif yapılmaması, görüşme tutanağındaki hakimler ve karar sonucu ile kararı imzalayan hakim ve karar sonucunun farklılığı vb. şeklindedir.

    1-Böyle bir durumun varlığı halinde Bölge İdare Mahkemesi, kararın hukuka aykırı olduğuna kanaat getirirse, kararı kaldırarak dosyayı kendisi mi karara bağlamalıdır yoksa dosyayı ilk derece Mahkemesine mi göndermelidir?(2015 yılında PWC yayınlarından 6.baskısı yapılan eserinizde bu hususa ilişkin bir açıklama göremedim. Açıklama yapmamanızın sebebi maddenin lafzından dosyanın Bölge İdare Mahkemesince karara bağlanacağı düşüncesinden mi kaynaklanmakta yoksa bu husus eksik mi bırakılmıştır?)

    2-Söz konusu durumlarda, Bölge İdare Mahkemesinin, hukuka aykırı kararı kaldırarak geri gönderebileceği görüşünde iseniz, bu durum tüm hususlar için geçerli mi olmalı yoksa verilen örnekler özelinde bazı konularda Bölge İdare Mahkemesi kendisi karar vermeli midir?

    İlginize teşekkür ederim.

    • Sayın İHTİYAR, merhaba.
      Biraz önce, size uzun bir yanıt yazmıştım; ama, ne oldu bilmiyorum, kayboldu ve ben bulamıyorum. Belki size ulaşmış olabilir. Ben her olasılığa karşın, yeniden yazıyorum. Sayın İHTİYAR, kitabımın PWC baskısı yanımda olmadığından, ona değil, yanımda olan 8’inci baskısına gönderme yaparak sorunuza yanıt vermeye çalışacağım. Kitabın 1140’ıncı sayfasında da açıklandığı üzere, istinafta asıl olan, istinaf merciinin hukuka aykırı bulduğu ilk derece mahkemesi kararını kaldırdıktan sonra, davaya kendisi bakıp, uyuşmazlık hakkında kendisinin karar vermesidir. Bunun istisnası, yorumunuzda sözünü ettiğiniz 5’inci fıkra hükmü. İstinaf mercii, yalnızca bu fıkrada yazılı hallerde, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırdıktan sonra, dosyayı, yeniden karar verilmek üzere, ilk derece mahkemesine veya görevli ve yetkili yargı yerine gönderme olanağına sahiptir. Bu haller dışındaki hukuka aykırılıklar için de aynı şeyi yapması, kendisini temyiz mercii yerine koyması; kanunun ve sistemin vermediği yetkiyi kullanması anlamına gelir ki, kabul edilemez. Bu bakımdan; anılan sayfalarda bu açıklamalar yapıldıktan sonra; ayrıca, her usul hükmüne aykırılık hali için, istinaf merciinin dosyayı ilk derece mahkemesine gönderip gönderemeyeceğini söylemenin gerekli olmadığını ve bunun söylenmemesinin bir eksiklik olarak nitelendirilemeyeceğini düşünüyorum. Bununla birlikte; sonraki tarihlerde, uygulamada, sisteme ve kanuna aykırı işlem yapıldığına tanık oldukça, bunları bu sitede ve kitabımda eleştirmekten de geri kalmıyorum. Örnek: 8’inci baskı, Dip not. 1900. Ayrıca, sitedeki aynı konudaki makale.
      Umarım açıklayıcı olmuştur. İyi çalışmalar dilerim.

  7. Önder İHTİYAR said:

    Sayın Başsavcım, merhaba.

    Sorularıma duyarsız kalmayıp cevapladığınız için çok teşekkür ederim.

    Şimdiki sorum, idari işlemlerin tesisi ve yargılama aşamasında, Anayasa’nın 40/2. maddesinin uygulamasına ilişkin olacaktır.

    Gerek doktrinde gerekse yargı kararlarında, idarelerce tesis edilen işlemlerde dava açılacak yer ve süresi, yargı kararlarında istinaf-temyiz yeri ve süresinin gösterilmemesi konusunda farklı yaklaşımlar sergilendiği görülmektedir. Bu konuda, Anayasa hükmünün doğrudan uygulanabileceği perspektifi açısından değerlendirmeler yapılmaktadır.

    Ben, bu konuda sizin değerli görüşlerinizi merak ettiğim için aşağıdaki soruları sorma gereği duydum.

    -İdarece tesis edilen işlemde dava açma yeri ve süresinin, yargılama esnasında istinaf-temyiz yeri ve süresinin gösterilmemesi halinde uygulama nasıl olmalıdır?

    a)Bu durumda, ilgili Kanunlarda, söz konusu hususlar düzenlendiğinden bahisle idari işlem ya da yargı kararında yer ve sürenin gösterilmemiş olması sorun teşkil etmemeli midir?

    Anayasa 40/2. maddesinin dikkate alınması gerektiği kanaatinde iseniz;

    b)İdari işlemde ya da yargı kararında hak aranacak yer ve süresi gösterilmemesi halinde dava açma ya da istinaf-temyiz aşaması nasıl etkilenmelidir?

    ba)Anayasa 40/2. maddesi,yalnızca, işlem için ya da yargı kararı için özel süre belirlenmiş olması halinde mi uygulanmalıdır ve buna paralel olarak ilgilisine verilecek süre genel süre mi olmalıdır?

    bb)Özel-genel süre ayrımı yapmadan, süreye tabi olmayan dava açma ya da istinaf-temyiz süresi imkanı mı olmalıdır?

    bc)Yoksa bu konuda başka bir sınırlama getirilmeli midir? Sınırlama getirilecekse nasıl bir argüman kullanılmalıdır?(İdari istikrar ve yargısal istikrar açısı da dikkate alınarak)

    c)Zımni ret işlemlerinde Anayasa 40/2. maddesi uygulanmalı mıdır? Uygulanması düşüncesinde iseniz İYUK 10. madde ve İYUK 11. madde arasında bir fark olmalı mıdır?(öncesinde yazılı bir işlem olması ve bu işlemde hak aranacak yer-süre konusunda bilgilendirme yapılması ihtimali olabileceğinden)

    ca)Anayasanın 74. maddesinin bu konuya bir etkisi var mıdır? Etkisi varsa bu durumda(Anayasa 74. maddeye göre) İYUK 10 ve 11. madde yer alan zımni ret müessesinin anayasa aykırılığından bahsedilebilir mi? (Bu bentteki ilk soru işaretinden sonraki sorumda asıl konudan saptığımın farkındayım ancak merakıma yenildim)

    d)Mahkemece verilen merciine tevdi kararında Anayasa 40/2. madde uygulanmalı mıdır? Yani merciine tevdi kararı veren Mahkemece, davacının bundan sonra süreci ne şekilde takip etmesi gerektiği ile ilgili bilgilendirilmesi gerekir mi?

    İlginize teşekkür ederim.

  8. H. Bozkurt said:

    Sayın Candan öncelikle merhaba,

    İdari yargıda yeni olan İstinaf müessesesine ilişkin olarak(özelde “istinafa katılma”yla ilgili) birkaç sorum olacak, bu hususlar kanunda açık bir biçimde düzenlenmediği, daha çok yorum ve içtihat yoluyla içi doldurulmaya çalışıldığı için aydınlatırsanız çok sevinirim.

    1) İlk derecede idare aleyhine açılan iptal davası lehe sonuçlanmış ve idarece istinaf kanun yoluna başvurulması karşısında davacı daha önce talep etmemiş olsa bile istinaf başvurusunda bulunabiliyor. Burada cevap dilekçesiyle istinaf başvurusu aynı dilekçe ile mi yapılmalıdır yoksa ayrı bir dilekçe ile mi talep edilmelidir?

    2) Davacının lehine sonuçlanan bir iptal davasının idare tarafından istinafa götürülmesi karşısında, davacı, “ilk derece mahkemesinin karara esas teşkil eden gerekçesini yahut karara dayanak teşkil eden sebepleri” yerinde bulmadığı için karşı istinafa başvurabilir mi? Yani misalen bir kamu görevlisi hakkında tesis edilen “naklen atama” işleminin iptali için açılan bir idari davada mezkur işlem ilk derece mahkemesi tarafından “aile birliği” gerekçe gösterilerek iptal edilmişse ve fakat siz esas olarak naklen atama işleme dayanak “düzenleyici işlem”in hukuksuz olduğuna inanıyorsanız ve dilekçelerinizi esas olarak bu hususa dayandırmışsanız bu gerekçelerden hareketle “istinafa katılma” müessesine başvurulabilir mi?

    Bu soruya yanıtınız eğer mümkün şeklindeyse;

    3) İstinafa katılma dikekçesinde, lehinize olan kararın bozulup yeni bir karar verilmesi mi yoksa lehinize olan ilk derece mahkemesi kararının korunup sadece bu kararın gerekçesinin değiştirilmesi mi talep edilmelidir, teknik olarak hangisinin talep edilmesi daha uygundur? Yeni bir karar verilmesinin talep edilmesi lehinize olan ilk kararın ortadan kaldırılıp aleyhinize bir netice ortaya çıkması gibi sonuçlar doğurabilir mi?

    4) İdari işlemlere ilişkin tam yargı davası kanun yolu aşamasında da istenebileceği için “istinafa katılma” aşamasında da tam yargı davası açılabilir mi? Eğer açılabiliyorsa bu dava da ayrı bir dilekçeyle mi yoksa cevap dikekçesiyle mi talep edilmelidir? Tam yargı davası en geç ne zamana kadar açılabilir?

    En içten Saygılarımla…

    • candant said:

      Sayın BOZKURT, merhaba. İlk sorunuzun yanıtı; her iki şekilde de olabileceği yolundadır. İkinci sorunuza gelince; ilk derecede katılma olmadıysa, kanun yollarında katılma mümkün değildir. İstinaf da, bir kanun yoludur. Esasen, verdiğiniz örneklerde, sanki davacının istinafta katılmasından söz ediyor gibisiniz. Ya da ben öyle anladım. Davacı, davanın da, kanun yollarının da tarafıdır. Tarafların davaya katılması diye bir şey olmaz. Katılma, davaya nazaran üçüncü kişiler için var olan bir müessesedir.

  9. Hasan Rastgeldi said:

    Sayın Candan
    474 Sayılı Kanun’la,% 162 had tanımlanmış bir pozisyonun Gümrük Vergi Oranı, Cumhurbaşkanı tarafından KARAR ‘la düzenleme yapılarak ,% 145,80 ‘den % 7’ye indirilmiştir. Bir süre sonra aynı tarife pozisyonu için yeni bir CUMHURBAŞKANI KARAR’ ı ile yeni bir düzenleme yapılıp, bu defa vergi oranı % 7’den % 145,80’e yükseltilmiştir. Vergi oranı için, % 50 yükseltmenin baz alınacağı had ve nispet, 1996’daki % 162 mi ,yoksa son uygulanan % 7 midir ? Bu düzenlemeleriN KARAR’la yapılması doğru mudur ? KARARNAME olması gerekmez mi ?

    • candant said:

      Sayın RASTGELDİ, merhaba. 474sayı Kanun vergi oranlarında değişiklik yapma yetkisini Bakanlar Kuruluna vermekteydi. AY değişikliğinden sonra, bu yetki, Cumhurbaşkanına geçti. CB bu yetkisini kararnameyle değil, kararla kullanabilir,. Değişiklik yapma yetkisi, CB Kararnamesinin konusu değildir. Artırmada temel alınan ölçüt, Gümrük Tarife Cetvelinde yazılı orandır. O oranın %50’sine kadar artırmak mümkündür. Ama, bu yetkinin, bugün olduğu gibi keyfi olarak/ haklı sebepler olmadan kullanılması, AY 73/son fıkranın amacına uygun olmadığını düşünüyorum.

  10. Hasan Rastgeldi said:

    Sayın Candan
    Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İçin Kanun Hükmünde Kararname çıkarılabilir mi ? Kanunlarda değişiklik kararname ile yapılabilir mi ? (02.07.2018 TARİH VE 700 SAYILI KARARNAME)

    • candant said:

      Sayın RASGELDİ, CB Hükümet sistemini getiren Anayasa değişikliğinden sonra, KHK yayımlama yetkisi veren AY 91’inci madde yürürlükten kalkmış bulunmaktadır. Madde yürürlükte iken, maddede yazılı AY ‘nın kısım ve bölümleri ile ilgili konular hariç, BKuruluna, KHK çıkarma yetkisi verilebiliyordu. Yetki kanunuyla düzenlenmesi konusunda yetki verilen alanda, daha önce çıkarılmış bir KHK varsa o KHK veya bir KHK çıkarma yetkisi süresi bitmemişse, var olan KHK, yine KHK ile değiştirilebilmekteydi.

Mehmet S. için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s