Anayasamızın 36’ncı maddesinde herkesin adil yargılanma hakkı anayasal güvence altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkının çok sayıda alt unsuru mevcuttur. Bunlardan biri ve en olmazsa olmazı, yargılama sonunda verilen kararın yaşama geçirilebilmiş olmasıdır. Yaşama geçirilmeyen/geçirilemeyen karar, ne denli hukuka uygun karar olursa olsun, kâğıt üzerinde kalan edebi bir eser olmaya mahkumdur. Oysa; hiç kimse, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm bir karar için uzun yargılama işlemlerinin yorucu zahmetine katlanmayı düşünmez. Bu bakımdan; adil yargılanma hakkının tam olarak sağlanmış kabul edilebilmesi için, yargılama sonunda elde edilen kararın gereklerinden/sonuçlarından yararlanılabilmelidir.

Bu konuda en çok yakınılan yargı kararları, idari yargı yerlerince verilen iptal ve yürütmenin durdurulması kararlarıdır. Bunun en önemli nedeni, kuşkusuz, bu kararların gereklerinin yerine getirilmesi konusundaki yetkinin, esasen yargı yerlerince denetlenmekten hoşlanmayan idareye ait bulunmasıdır. İdari Rejimin kendine özgü kuralları nedeniyle, bunda zorunluluk olduğu söylenebilir. Bununla birlikte; konunun hiç düzenlenemeyeceği ve kimi önlemlerin alınamayacağı da söylenemez. Nitekim; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28’inci maddesi, “Kararların sonuçları” başlığı altında, konuya kimi düzenlemeler getirmiştir. Ancak; esasen yetersiz olan bu düzenlemeler, ilk yapıldıkları tarihten sonra yapılan müdahaleler sebebiyle daha da yetersiz hale gelmişlerdir.

Bu yetersizliği zamanında farkeden Danıştay, konuyu 2577 sayılı Kanunun kimi diğer maddeleriyle birlikte yeniden kaleme almak üzere, bir komisyon oluşturmuştur. Görevdeyken başkanlığını yapmış olduğum komisyonun hazırladığı taslağın 28’inci madde önerisi ve gerekçesi, her ne kadar yasalaşma fırsatı bulamamışsa da, günün birinde kimilerine ilham verebileceği, üzerinde tartışılıp olgunlaştırılabileceği düşüncesiyle, aşağıda, okuyucunun bilgisine sunulmuştur.

“Kararların sonuçları:

Madde 28

1. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin davaya konu idari işlemin iptali yolunda vermiş oldukları kararlar, iptal olunan idari işlemin tesis edildiği tarihten geçerli olmak üzere, hiç yapılmamış hale getirilmesi ve işlemin tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesi sonucunu yaratırlar.

   Yürütmenin durdurulması isteklerinin kabulü yolunda anılan yargı yerlerince verilen kararlar ise, yürütmesi durdurulan idari işlemin icrailiğini, idareye tebliğ olundukları tarihten itibaren askıya alarak uygulanamaz hale getirirler. Kendiliğinden olan bu etki, kararı veren idari yargı yerince belirlenen süre için geçerlidir.

2. İdareler, yürütmenin durdurulması kararları ile iptal kararlarının birinci fıkrada sözü edilen etkisinin gerçekleşmesine engel olmamak ve sözü edilen etkinin doğabilmesi için gerekli her türlü önlemi almakla yükümlüdürler.

3. Yürütmenin durdurulmasına veya dava konusu işlemin iptaline ilişkin kararların idarece yeni bir işlem yapılmasını veya eylemde bulunmasını gerektirmesi durumunda; idare, kararın gereklerini derhal yerine getirmek zorundadır. Kararın gereklerine uygun işlemin tesisinin veya eylemin yapılmasının zaman alacak olması durumunda, buna ilişkin süre ile yapılması gereken işlem veya eylem, idari yargı yerince, kararda gösterilir. Bu halde dahi, idare, kararın gereklerini en kısa sürede yerine getirmek amacıyla gerekeni yapmakla yükümlüdür.

4. Tam yargı davalarında verilen kararlar, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.

5. Yürütmenin durdurulmasına ve dava konusu işlemin iptaline ilişkin olan kararların birinci fıkrada yazılı etkisinin doğmasına engel olunması, yürütmesi durdurulan kararın uygulanması veya anılan kararlarla idareye yüklenilen gereklerin ikinci ve üçüncü fıkrada yazılı şekil ve sürede yerine getirilmemesi halinde; ilgililer, herhangi bir süreye bağlı olmaksızın, yazılı dilekçe ile Danıştay Başsavcılığına şikâyette bulunabilirler.

Bu şikâyet üzerine; Danıştay Başsavcısı, Başsavcılıkta görevli Danıştay Savcılarından birini veya, gerekiyorsa, bir kaçını, konuyu araştırmak ve gerekli önlemleri almak üzere görevlendirir.

Görevlendirilen Danıştay Savcısı, ilgili idare temsilcisi ile şikâyette bulunanı da dinleyerek, şikâyetin gerçek olup olmadığını araştırır. Bu araştırma sırasında, idarenin tüm görevlileri Danıştay Savcısına yardımcı olmak zorundadır.

Araştırması sonucunda, Danıştay Savcısı;

a – Kararın ilk fıkrada yazılı kendiliğinden etkisinin doğabilmesi için gerekli önlemlerin alınmamış veya kararda yazılı gereklerin ikinci fıkrada yazılı şekilde yerine getirilmemiş olmasının idarenin görevlilerinin bilgi yetersizliğinden kaynaklandığı kanısına vardığı takdirde; olanaklı ise,  alınması gereken önlemin alınmasını veya yapılması gereken idari işlem ya da eylemin yapılmasını sağlar; değilse, idareye yeni ve makul bir süre vererek, alınması gereken önlemleri veya yapılması gereken idari işlem ya da eylemi, düzenleyeceği tutanakta belirtir; tutanağın bir örneğini, idarenin yetkilisine verir.

b – Şikayet konusu olan durumun yetkili kamu görevlisinin ihmal ya da kastı sonucu ortaya çıktığını veya önceki bent hükmü uyarınca verilen süre sonunda, idarece, gerekli önlemlerin alınmadığını ya da idari işlem veya eylemin yapılmadığını saptarsa; ilgili kamu görevlisi hakkında; görevini yaparken kendisine yardımcı olmayan ya da engel çıkaran kamu görevlilerin bulunması halinde de, bunlar hakkında hazırlayacağı raporu Danıştay Başsavcısına sunar. Rapor, Danıştay Başsavcısı tarafından, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümlerine göre kamu davası açılmak üzere gerekenin yapılması için, görevli ve yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Bu halde, 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz.

6. Yapılan araştırma ve inceleme sonuçları kendisine bildirilen ilgili, bu bildirimin yapıldığı veya bu bildirimden önce doğan zararın miktarının kesin olarak hesaplanabilir hale geldiği tarihten; daha sonra doğacak zararlar için ise, zararın miktarının kesin olarak hesaplanabilir hale geldiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde, idare aleyhine, kararı veren idari yargı yerinde; ihmal ya da kastı saptanan kamu görevlisi aleyhine ise, görevli ve yetkili adli yargı yerinde maddi ve manevi tazminat davası açabilir. İdare aleyhine tazminat davası açılması halinde, idare, dava sonunda ödemek zorunda kalacağı tazminatı, ihmal ya da kastı saptanan kamu görevlisine rücu etmek zorundadır.

7. Vergi mevzuatının uygulanmasından doğan uyuşmazlıklarda verilen kararların idareye tebliğinden sonra, bu kararlara göre tespit edilecek vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümler ile bunların zam ve cezaların miktarı, ilgili idare tarafından hesaplanarak, davacıya bildirilir.

8. İdare, tam yargı davaları ile vergi uyuşmazlıklarıyla ilgili idari davalarda verilen kararların gereklerinin yerine getirilmesindeki gecikme sebebiyle, kararın kendisine tebliğini izleyen günden itibaren, ilgiliye, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Kanununun 51’inci maddesi uyarınca belirlenen gecikme zammı oranında, gecikme faizi öder.”

GEREKÇE:

Her dava gibi idari davalar da, sonuçlarından dava açanın yararlanabilmesi; bu sonuçların hayata geçirilebilmesi için açılır. Sonuçlarından yararlanılamayan ve hayata geçirilemeyen yargı kararlarının verilmesiyle verilmemesi arasında herhangi bir fark yoktur. Ayrıca; bir yargı kararının sonuçlarından yararlanılmasının o davayı kaybedenin (idari davalarda idarenin) takdirine bırakılması, o ülkede adaletin tutuk olduğunun açık göstergesidir.

Böyle bir ülkenin hukuk devleti olarak nitelendirilmesi de olanaklı değildir. Zira; hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşullarından olan idarenin hukuka uygunluğunun yargısal yöntemlerle denetimi, ancak etkin olması koşuluyla gerçekleşmiş sayılır. Yargı denetiminin etkinliği ise, verilen kararların hukuksal sonuçlarının herhangi bir engelle karşılaşmaksızın gerçekleşebilmesini gerektirir.

Kanunun, “Kararların sonuçları” başlıklı 28’inci maddesinin düzenlemesinin bu etkinliği sağlayamadığı, uygulamada, gerekleri yerine getirilemeyen veya sonuçlarından davacıları tarafından yararlanılamayan çok sayıda idari yargı kararının bulunmasıyla sabittir.

Gerek Öğreti’de, gerekse Uygulama’da, idari yargı yerlerince verilen iptal kararlarının, iptal olunan idari işlemi tesis edildiği tarihten itibaren yapılmamış hale getirerek, iptal olunan işlemin tesisinden öncesi hukuki durumun aynen geri gelmesini sağlayacağı; yürütmenin durdurulması yolundaki kararların ise, yürütmesi durdurulan idari işlemin uygulanmasını tesis edildiği tarihten itibaren askıya alacağı kabul edilmektedir.  Anılan kararların bu etkisi, hem ulusal hem de uluslar arası hukuk ve uygulamada da aynı kabulü görmektedir.

O halde; idari yargı kararlarının kendilerinden beklenilen etkinliği gösterebilmeleri, hukuksal sonuçları ile ilgili yasal düzenlemenin bunu sağlayıcı açıklık ve yeterlikte olmasını gerektirmektedir.

Maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarındaki düzenlemeler, bunu sağlamak amacıyla yapılmıştır.

Tam yargı davalarında dava dilekçelerinin miktar içermelerinin zorunlu olması; miktarının davacı tarafından gösterilmesinde güçlük bulunan hallerde de, davaya bakan yargı yerinin uğranılan zararın miktarını saptamakla görevli bulunması ve, ayrıca, miktar gösterilmeden karara bağlanan tam yargı davalarında  verilen kararın, yeni bir idari uyuşmazlığa yol açmasının ve, böylece, idari yargı yerlerinin gereksiz davalarla meşgul edilmesinin kaçınılmaz olması nedeniyle, maddenin dördüncü fıkrasında, metnin eski şeklinden farklı olarak, “belli miktar içerenler” ibaresine yer verilmemiştir.

Avrupa Hukukunda, idari yargı kararlarının hukuksal sonuçlarından davacıların yararlanabilmelerini ve bu kararların gereklerinin yerine getirilmesinin idarenin keyfine bırakılmamasını sağlamak amacıyla çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin adil yargılama ilkesiyle ilgili içtihadları da bu yöntemlerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Örneğin; mehaz ülke Fransa’da, salt bu amaçla, bir daire kurulması; İtalya’da da, bu konudaki şikayetlerin incelenmesi ve çözüme kavuşturulması amacıyla olağanüstü yetkilere sahip özel komisyonların kurulması yoluna gidilmiştir.

Avrupa Konseyi üyeliğimiz ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararlarına uyma zorunluluğu yanında; Anayasamızın 36’ncı maddesinde öngörülen adil yargılanma hakkı ve Anayasa Mahkemesine tanının bireysel başvuruları inceleme yetkisi de, Ülkemizde, bu tür yöntemlerin uygulamaya konulmasını gerekli kılmaktadır.                         

Ülkemizde bu görevi gereği gibi yerine getirmeye en elverişli kurum, Danıştay Başsavcılığıdır. Zira; idari yargının çeşitli kademesinde yaptığı görevler dolayısıyla deneyimli ve kıdemli savcılardan oluşan bu Kurum, bir yargı kararının kendiliğinden olan sonuçlarının gerçekleşebilmesi için alınması gereken önlemelerin ve bu kararın gerektirdiği idari işlem ve eylemlerin neler olduğunu ve nasıl tesis edileceğini takdir edebilecek ve bu konuda ilgili idareye yardımcı olabilecek yeterliliğe sahiptir. Taşıdığı sıfat nedeniyle de ihmali veya kastı görünen kamu personeli hakkında yapılacak yargısal işlemlere girişmesi en uygun kurumdur.

Maddenin son fıkrası, bu amaçla düzenlenmiştir. İdari yargı kararlarının sonuçlarının doğmasına engel olmamasının, kararın gerektirdiği eylem ve işlemleri derhal yapılmasının, idareye tanınmış bir yetki ya da görev değil, anayasal bir yükümlülük olması sebebiyle, 4483 sayılı Kanunun, bu yükümlülüğe aykırı davranan kamu görevlileri hakkında uygulanmasına esasen olanak bulunmadığından; maddenin 5’inci fıkrasının (b) bendine, “Bu halde, 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz.” cümlesi eklenmiştir.

Maddenin 6 ve 7’nci fıkraları, maddenin mevcut şeklinde var olan 5 ve 6’ncı fıkraların düzenlemelerini daha anlaşılır hale getirmek amacıyla yeniden kaleme alınmıştır.