Bugün arşivimi karıştırırken Ekim 2023’de, Fakülte Dekanı Sayın Prof. Dr. Esra SİVEREKLİ Hanımefendinin daveti üzerine gittiğim, Gaziantep Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 2023-2024 ders yılının açılışında, vermiş olduğum açılış dersinin metnini gördüm. Güncelliğini yitirmeyen konusu sebebiyle, metni, gecikmiş de olsa, burada yayımlamayı uygun buldum.

Geleceğin genç hukukçularını sevgi ile selamlıyorum.

Hukuk eğitiminizin bu ilk dersinde sizlerle birlikte olma fırsatını lütfeden değerli dekanınız Sayın Prof. Dr. Esra SİVEREKLİ Hanımefendiye, öncelikle, teşekkür ediyorum.

Gaziantep Üniversitesi Hukuk Fakültesi gibi geleceği parlak güzide bir fakülteyi tercih edip kazanmış olmanızdan dolayı da, sizleri, içtenlikle kutluyorum.

Sayın SİVEREKLİ, beni arayıp, bu ilk dersinizi vermem konusunda öneri getirdiğinde, dersin konusunun ne olması gerektiğini çok düşündüm. Bu konu belirleme çabam, beni, çok eskilere; bundan tam 58 yıl öncesine, 5 Kasım 1965 gününe götürdü.

 O gün, ben de, sizler gibi, hukuk eğitiminin ilk dersini almıştım. O tarihlerde Ankara Hukuk fakültesinin ders yılları, şimdiki gibi Ekim ayı başında değil, 5 Kasım’da başlardı. Bunun nedeni, 5 Kasım’ın Fakültenin kuruluş yıl dönümü olmasıydı.

Ankara Hukuk Fakültesi, 5 Kasım 1925 tarihinde, Ankara Adliye Hukuk Mektebi adıyla kurulmuştur. Açılış törenine, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Meclis Başkanı Kazım Paşa (ÖZALP), Başbakan İsmet Bey (İNÖNÜ) ve efsanevi Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey (Bozkurt) katılmışlardı.

Ne büyük rastlantıdır ki; tam kırk yıl sonra, benim fakülteye başladığım yılın ders yılı açılış törenine, bu muhteşem ekipten hayatta olan İsmet İNÖNÜ de gelmişti.

Fakültenin ilk günü olması sebebiyle yeni gelen bizler oldukça heyecanlıydık. Ama, töreni katılan bu büyük şahsiyet sebebiyle eski öğrencilerde de olağanüstü bir heyecan vardı.

Tören sonrası, Fakülte Yönetimi ve hocalar, Paşa’yı arabasına kadar uğurladılar. Biz öğrenciler de etraflarını sarmıştık. Paşa, arabasına henüz binmişti ki, bir anda kalabalık tarafından arabaya doğru itildiğimi fark ettim. Kalabalık beni, arabanın arka penceresine itmiş, yüzüm adeta cama yapışmıştı. O an Paşa ile göz göze geldik, birkaç saniye de öyle kaldık. Paşa ne hissetti bilmiyorum, ama bir Kurtuluş Savaşı kahramanıyla göz göze gelmekten dolayı kalbimin heyecandan delicesine çarptığı bu birkaç saniye, fakülteye başladığım günü benim için unutulmaz kılan zaman dilimi, bir anı oldu.

Bu açılış töreni, öyle sanıyorum ki, Tarihimize, Garp Cephesi Komutanı, Ülkemizin Tapusu Lozan Antlaşmasının mimarı, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve (son olarak da) CHP Genel Başkanı ve Ana Muhalefet Lideri olarak geçen bu büyük ve unutulmaz insanın Ankara Hukuk Fakültesinde katıldığı son açılış töreniydi. Zira; öğrenciliğim süresince, sonraki açılış törenlerinde rastladığımı anımsamıyorum.

O açılış günüyle ilgili olarak silinmez bir biçimde belleğime kazınan ikinci bir anı daha var. 5 Kasım 1925’teki ilk açılış töreninden sonra ilk dersi, Hukuki Esasiye Profesörü Ağaoğlu Ahmet Bey vermişti. Benim katıldığım açılış dersini veren Hoca da, bir Anayasa Hukuku Hocası idi. Işıklar içinde uyusun, Prof. Dr. Bülent Nuri ESEN’di.

1/A sınıfının dört yüz kişilik amfisinin tüm sıraları doluydu. Basamaklar, ön boşluk, kürsünün yanları ve arkası da öğrencilerle doluydu.

Hoca, öğrencilerin coşkulu tezahüratları arasında kürsüye geldi. Tezahüratlardan anlaşıldığına göre, sınıftakiler yalnızca yeni gelen öğrenciler değildi. Üst sınıflardan da oldukça kalabalık bir öğrenci grubu Hoca’yı dinlemeye gelmişti.

Rahmetli ESEN Hoca, bizi selamladıktan sonra anlatmaya başladı. Konuşmasında, anayasa, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkesi hakkında temel bilgileri, vermeye çalıştı. Adlarını daha sonraki yıllarda ve hukukçuluk yaşamım boyunca sıkça duyduğum ve konuşma ve yazılarımda kullandığım J.J. Rousseau ve Montesquieu’nün adlarını ilk kez o derste, O’ndan duydum.

Rousseau ve Montesquieu, on sekizinci yüzyılda yaşamış iki Fransız düşünürü. Her ikisi de, yaşadıkları dönemde ve sonraki yüzyıllarda, devletlerin siyasi yapılarını ve hukuk sistemlerini derinden etkilemiştir. Rousseau, dilimize Toplumsal ya da Toplum Sözleşmesi olarak çevrilen Contrat Social’in; Montesquieu ise, “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi”nin kuramcısı.

Rousseau, esinlendiği İngiliz düşünür Thomas Hobbes’ten farklı olarak, insanların başlangıçta doğa halinde barış ve huzur içinde yaşadıklarını varsayar. O’na göre, uygarlık ilerledikçe kimi akıllı ve kurnaz bireyler diğerlerini sömürme yöntemi bulurlar. İşte, o zaman, o güne kadar olan barış ve huzur ortamı bozulur, yerini güçlünün zayıfa yaşam alanı bırakmadığı kaotik bir ortam alır.

Bu kaotik ortamdan kurtulmak için insanlar bir araya gelirler ve kamu yararı için kimi yasalarla yönetilme konusunda anlaşmaya varırlar ve bunu bir sözleşme ile tespit ederler.

Toplumun her bireyinin toplumla, toplumun da her bireyle, yönetilme hakkının devredilmesi karşılığında temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması konusunda anlaştıklarını varsayan bu kurgusal sözleşme, sonraki yıllarda ülkelerin anayasal sisteme geçişlerinde teorik temeli oluşturmuştur. Anayasalara birer toplumsal sözleşme/contrat social olarak bakılmasının nedeni budur.

 “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi”ne göre de; her devlet üç kuvvetten/güçten/erkten oluşur: Yasama, yürütme ve yargı. Yasama, kanunları yapar. Yürütme, yasamanın yaptığı kanunları uygular. Yargı ise, devleti oluşturan bireylerin kendi aralarında veya devletle olan ilişkilerinde doğan uyuşmazlıkları, bu kanunları yorumlayarak çözümler. Yargı, ayrıca, diğer iki gücün kaynaklandıkları anayasaya uygunluklarını denetleme görevini de üstlenmiştir.

Montesquieu, “Kanunların Ruhu” adlı yapıtında, bu üç erkin/gücün, birbirinden tamamen ayrı ve birbirlerinden bağımsız olması gerektiğini söyler. O’na göre, bu üç kuvvet, kesinlikle tek elde toplanmamalıdır. Kuvvetlerin tek elde toplanmasının sonucu, mutlak itaat ve korkunun egemen olduğu despotizmdir. Yargı yetkisinin yasama ve yürütmeden ayrılmadığı toplumlarda hürriyet de yoktur.

Gür ve tok sesiyle anlatımını sürdüren Hoca’nın da, sırası geldiğinde, dikkat çekici bir vurgu ile söylediği sözcük, “Hürriyet” sözcüğüydü.

Hoca, yaşı gereği, temel hak ve özgürlüklerin Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ihlal edildiği İkinci Dünya Savaşına ve 1960 öncesi baskıcı yönetime tanık olmuştu. Anlaşıldığına göre: bu vurgulu konuşmasıyla, devrinin en modern ve özgürlükçü anayasası olan 1961 Anayasası’nın bu ruhunu ilk hukuk dersimizde biz yenilerin beyinlerine silinmez bir biçimde yerleştirmek istiyordu.

Gerçekten de; 1961 Anayasası’nın bu özgürlükçü ruhu, sonradan “68 Kuşağı” olarak tanımlanacak olan bizlerin rehberi oldu.

İnsanlık Tarihinin insan hak ve özgürlükleriyle ilgili karnesine bakıldığında, Hoca’nın temel hak ve özgürlüklere ve özellikle de hürriyet sözcüğüne vurgu yapmasının sebebini anlamak mümkündü.

Tarihçiler, insanın yeryüzünde görülmeye başladığı zamandan günümüze kadar olan süreci, insanlığın gelişim çizgisindeki mihenk taşlarına göre, dönemlere ya da çağlara ayırır ve her çağa bir isim verirler: Tarih Öncesi Çağ, İlk Çağ, Orta Çağ gibi.

Tüm bu çağlarda, insanın doğuştan sahip olduğu hakların, özellikle yaşam hakkı ve özgürlüğünün güvence altında olduğu zaman dilimi pek azdır. Hatta; insanların böyle haklarının olduğunun tanınması ve bunların güvence altına alınmasına ihtiyaç duyulması dahi oldukça yeni sayılır. Antik Yunan’da hak ve özgürlüklerin çoğu yalnızca vatandaş statüsünde olan erkekler için söz konusuydu. Kölelerin, kadınların hak ve özgürlükleri kısıtlı ve güvence altında değildi. İnsanların kimi hak ve özgürlüklere sahip oldukları ender örneklerde ise, Pers Kralı II. Kiros örneğinde olduğu gibi, hükümdarın merhameti söz konusuydu. Orta Çağda, insanlar toprakla birlikte alınıp satılabiliyordu (serfler).

Demokrasinin ve hukuk devleti uygulamasının başlangıcı sayılan 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’da dahi, insanların doğuştan kimi haklara sahip olduklarının tanınması değil, İngiliz Kralı’nın kimi haklarından tebası lehine vazgeçmesi söz konusudur. Yani; hala, insanların doğuştan kimi haklara sahip olduklarını kabul eden siyasi nitelikli bir belge mevcut değildi.

Kuşkusuz; insanların doğuştan kimi haklara sahip olduğu düşüncesi Eski Yunan’dan beri vardı. Sokrat, Aristo ve Platon, insanların birtakım hakları olduğunu savunuyorlardı.  Ancak; bu düşüncenin Dünya siyasetinde etkin rol oynamaya başlaması, on sekizinci yüzyıldan itibaren mümkün olabilmiştir. Bunda, İngiliz John Lock, Thomas Hobbes; Fransız Voltaire ve Rousseau’nun görüş ve düşüncelerinin etkili olduğunda kuşku yoktur.

On sekizinci yüzyılın sonlarında, farklı tarihsel ve sosyolojik nedenlerle, gerçekleşen iki büyük devrim (1776 Amerika Birleşik Devletler; 1789 Fransız Büyük Devrimi) yaşanmıştır. Bu iki büyük devrim sonunda, biri Amerika Bağımsızlık Bildirgesi, diğeri de Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi olan iki bildirge yayımlanmıştır. Bu iki bildirgenin teorik temelini de bu büyük düşünürlerin insan hakları konusundaki görüşleri oluşturmuştur.

Her iki bildirgede de, insanların doğuştan yaşam hakkı, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, güvenlik hakkı gibi kimi temel haklara sahip oldukları; bu hakların devredilemez ve devletler tarafından dokunulamaz olduğu katı bir biçimde vurgulanmıştır.

Bu iki devrim ve iki bildirgenin, önce de söylemiş olduğumuz gibi, diğer devletlerin siyasi ve hukuki yapılarında oldukça büyük etkileri olmuştur.

 Ancak; insanlık, yine de, Ondokuzuncu Yüzyılın siyasi ve ekonomik çalkantıları sırasında ve Yirminci Yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki büyük savaşta ve özellikle de ikincisinde tarihte görülmemiş acılar çekti; kıyıma uğradı.

Gerçekten, insan haklarının en kutsalı olan “yaşama hakkı”, tarihin hiçbir döneminde, emperyalist emellerle beslenen kör bir ırkçılığın ateşlediği, bu ikinci büyük savaşın koşullarının hazırlanmaya başlandığı dönem ile, durdurulması bahanesiyle, insan yapımı en büyük felaket olan nükleer teknolojinin masum insanlar üzerinde denendiği tarih arasında kalan zaman dilimindeki kadar, sistemli, planlı ve yoğun biçimde ihlal edilmemiştir.

Yaşanan bu acılardan ders alan İnsanlık, Yüzyılın ikinci yarısında, onurunu yeniden keşfetmesiyle başlamıştır. Bu ikinci yarı, insan haklarının ulusal plandan çıkıp uluslararası, hatta uluslar üstü değer kazandığı; bölgesel de olsa, korumaya kavuştuğu zaman dilimidir.

Artık, insan hakları, devletlerin insanlara ve insanlığa lütfettikleri birtakım ayrıcalıklar değildir. Aksine, devletlerin ve onların yöneticilerinin meşruiyetlerinin tescilinde olmazsa olmaz koşuldur. Gerçekte birer diktatörlük olan rejimlerin anayasalarında, insan haklarına saygılı olunduğunun söylenmesi bundandır.

Bu konudaki ilk adım, 26 Haziran 1945’de Sanfransisko’da imzalanan Andlaşma ile Milletler Cemiyeti’nin yerine kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda atılmıştır. BM. İnsan Hakları Komisyonu’nun hazırladığı, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ”, 10 Aralık 1948’de ilan edilmiştir.

Bildirge’nin “Başlangıç”ında; insanlık ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, Dünya’da özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğu vurgulanmıştır. İlk iki maddesinde de, bütün insanların özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğdukları; ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, statü gibi herhangi bir ayırım gözetilmeksizin, bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahip oldukları söylenmiştir.

Ülkemiz, Kurucusu’nun akılcı ve barışçı dış politika anlayışı sayesinde, İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetine ortak olmamıştır. Aksine; vahşetten kaçabilenlere kucak açarak, güvenliklerini sağlamıştır. Hatta; uluslararası sözleşme niteliğinde olmamasına karşın, “Evrensel Bildirge”yi, gecikmeksizin, bir kanunla kabul edip, radyo ve o zamanki iletişim olanaklarıyla, halka duyurarak, insan hak ve özgürlüklerine layık olduğu değeri verdiğini göstermiştir.

Bildirge, bir insan hakları listesi içermektedir. Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye devletler, Andlaşmaya imza koymakla kendi ülkelerinde bu insan haklarına saygı göstermeyi taahhüt etmiş olmaktadırlar.

Hak ve özgürlükler, Bildirge’de, imza koyan devletlerin ulusal makamlarınca doğrudan uygulanabilir nitelikte olmayan ilkeler şeklinde düzenlenmiştir.

Bildirge’de sayılan insan hakları ile ilgili ilkelerin açık ve belirgin kurallar haline getirilmesi, bölgesel planlarda hazırlanıp imzalanan insan hakları uluslararası sözleşmeleri ile olanaklı olmuştur.

Bu sözleşmelerden ilki (İkincisi, Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi – 22.11.1969; üçüncüsü de, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı- 27.6.1981), bizim de kurucusu olduğumuz, Avrupa Konseyi tarafından, Bildirge’de yer alan kimi hakların ortak güvenceye bağlanması amacıyla, hazırlanarak 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İnsan Haklarını ve Ana Özgürlüklerini Korumaya İlişkin Sözleşme)”dir. Ülkemiz, bu Sözleşmeyi, 10 Mart 1954 gün ve 6366 sayılı Kanunla onaylayarak, 18 Mayıs 1954 tarihinde yürürlüğe koymuştur.

Sözleşme, daha sonra yürürlüğe konulan 15 adet ek protokolle[1] birlikte bir bütün oluşturmaktadır.

Sözleşmede, insan hak ve özgürlükleri kataloğu dışında, üye Devletlerin uygulamalarını denetlemek (ihlalleri tespit etmek) ve Sözleşmenin bu Devletlerin tümünde yeknesak biçimde uygulanmasını sağlamak üzere, bir mekanizma oluşturulmuştur.

Önceleri İnsan Hakları Komisyonu olarak adlandırılan bu mekanizma, 1 Kasım 1998 tarihinde “İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi” adı ile yeniden yapılandırılmıştır.

Fransa’nın Strasbourg kentinde kurulu olduğu için, kimi zaman Strasbourg Mahkemesi olarak da adlandırılan Mahkeme, üye Devletlerin yasama, yürütme ve yargı organlarının ihlalleri hakkında son sözü söyleme ve Sözleşme hükümlerini yorumlama yetkisine sahiptir[2].

Sözleşme, eki protokoller ve İnsan Hakları Mahkemesinin Sözleşme ile bütünleştiği kabul edilen yorumları, birlikte, bizim de dahil olduğumuz, uluslar üstü nitelikteki, İnsan Hakları Avrupa Hukukunu oluşturmaktadır.

Mahkeme kararları, üye devletlerin taahhütler çerçevesinde (Ahde Vefa İlkesi-Pacta Sunt Servanda İlkesi gereği) bağlayıcı niteliktedir. Hükümetler, Mahkeme kararı ile saptanan ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak ve eski halin geri gelmesini (restitutio in integrum) sağlamak zorundadırlar[3].

Mahkemeye, başlangıçta, üye devletler ve vatandaşı olduğu üye devletin izin vermesi (Mahkemenin yetkisini tanıması) koşuluyla bireyler başvurabilmekteydi.

Ülkemiz, 1987’de Mahkemeye bireysel başvuru hakkını tanımış; 2003’de[4] de, mahkemenin ihlal kararlarını hem Adli hem de İdari Yargı’da yargılamanın yenilenmesi sebebi sayan düzenlemeler yapmıştır.

Ayrıca; bununla yetinilmemiş, 2004 yılında Anayasamızın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına eklenen cümle ile, çatışma halinde insan hakları uluslararası sözleşmelerinin hükümlerinin ulusal yasalara üstün kılınması sağlanmıştır.

12 Eylül 2010 Referandumuyla yapılan Anayasa değişikliğiyle de, o tarihe kadar yasaların ve Meclis İç Tüzüğünün anayasaya uygunluğunun denetimiyle görevli olan Anayasa Mahkemesi aynı zamanda ulusal düzeyde insan hakları mahkemesi görevini de üstlenmiştir[5].

Anayasa Mahkemesine bu tür bir görev verilmesinden amaç; bir yandan, insan hak ve özgürlüklerinin korunmasında ve ihlallerin önlenmesinde ulusal düzeyde denetim mekanizması oluşturarak Ülkemizin İnsan Hakları Avrupa Mahkemesindeki mahkûmiyetlerinin sayısını azaltmak; öte yandan da, o tarihe kadar iş yükü olağan üstü artmış olan Avrupa Mahkemesini rahatlatmaktı.

Bu görevi gereği, Anayasa Mahkemesi, bireylerin hak ihlali iddiasıyla yapmış oldukları bireysel başvuruları incelemekte ve karara bağlamaktadır.

Bir hak ihlalinin Anayasa Mahkemesine yapılacak bireysel başvurunun konusu olabilmesi için;

a) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından güvence altına alınmış olması şarttır.

b) Ayrıca; bu da yeterli değildir. Anayasa’da güvence altına alınan hak ya da özgürlüğün, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin veya bu Sözleşmenin eki olan Protokollerden Türkiye’nin taraf olduklarının kapsamında olması da gereklidir[6]’[7].

Dahası; bireysel başvuru yolu, Anayasa’da yargı yolu kapatılmış, Hakîmler ve Savcılar Kurulu ve Yüksek Askerî Şûra gibi kuruluşların kimi işlemlerden kaynaklanan ihlaller dolayısıyla da kapalıdır (md.45/3).

Son olarak; Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi için, hukuk düzenimizin öngörmüş olduğu tüm başvuru yollarının tüketilmiş ve ihlalin bu başvuru yollarında ileri sürülmüş olması da gereklidir.

Aynı koşul; İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine bireysel başvuru için de gereklidir. Etkin koruma sağlayabilecek nitelikte olmak koşuluyla ulusal başvuru yolları tüketilmeksizin İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine başvurulması mümkün değildir.

Bunun nedeni; Anayasa Mahkemesinin ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin insan haklarıyla ilgili görevlerinin ikincil olmasıdır. Başka deyişle; insan haklarını koruma konusundaki asıl görev, hukukun uygulayıcısı olan derece mahkemelerine/ulusal yargı yerlerine aittir. Derece mahkemelerinin/ulusal yargı yerlerinin korumasının yeterli olmadığı ya da ihlalin bu yargı yerlerinden kaynaklandığı durumlarda, Anayasa Mahkemesinin ve son aşamada da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin müdahalesi gerekli olmaktadır.

Özet olarak söylemek gerekirse:

Kuşkusuz, geçen Yüzyılın ikinci yarısıyla başlayan zaman dilimine Uzay Çağı, Bilişim Çağı gibi başka adlar verilmesi de mümkün. Ama, bana göre, bu adlandırmalardan en uygunu, insanı ve haklarını merkeze koyması nedeniyle, “İnsan Hakları Çağı” dır.

Günümüzde, insan hak ve özgürlükleri, devletlerin insanlara ve insanlığa lütfettikleri birtakım ayrıcalıklar değildir. İnsanlar, bu haklara doğaları gereği; yani, insan olmaları dolayısıyla sahiptir. Devletler, bu hak ve özgürlüklere saygılı olmak ve hukuk sistemlerini bu hak ve özgürlüklerin ihlallerini önlemeye elverişli şekilde oluşturmak zorundadırlar.

Bugün, artık, ulusal hukukun yanında, hatta onun üzerinde (AY md.90/son) bir İnsan Hakları Avrupa Hukuku vardır. Ulusal makamlar, hukuk uygulayıcıları, ulusal hukuku bu hukuk çerçevesinde yorumlayıp uygulamak; çatışma halinde de, ulusal hukuk kuralını bir yana bırakıp, bu hukukun kuralını uygulamak zorundadırlar.

Danıştay’daki ilk görev yerim Onuncu Daireydi. O Dairenin başkanı da, ışıklar içinde uyusun, İhsan OLGUN’du. Rahmetli OLGUN da, Bülent Nuri ESEN Hocamız gibi, insanlığın çektiği acılara tanıklık yapmış; valilik, milletvekilliği gibi görevlerde bulunmuş, deneyimli bir hukukçuydu.  Yeri geldikçe, biz gençlere, “Hukuk gökteki yıldızlar için değil, yerdeki insanlar içindir” derdi. O zamanlar, İnsan Hakları Avrupa Hukuku, bugünkü kadar gündemde değildi. Ama onun, bu söylemiyle, hukuku uygularken, insanı ve insan haklarını unutmamamız gerektiğini hatırlattığında kuşku yoktu.

İleride, hangi görevde olursanız olunuz, ben de, sizlere, hukukçuluk mesleğini hukukun gökteki yıldızlar için değil, yerdeki insanlar için olduğu bilinciyle yürütmeniz dileğiyle, başarılı bir hukuk öğrenciliği diliyorum.


[1]      15 No’lu Ek Protokol, Türkiye tarafından 18.2.2016 gün ve 29628 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan onaylamayı uygun bulma kanunu ile onaylanmış; ancak, Avrupa Konseyi’ne üye 47 üye devletin tamamı tarafından onaylanmamış bulunduğundan, yürürlüğe girmemiştir.

[2]    İnsan Haklarını ve Ana Özgürlüklerini Korumaya İlişkin Sözleşmeyi, 4 Kasım 1950’de, Roma’da imzalayan, Avrupa Konseyi’ne üye Devletler, bu Sözleşmede yer alan hak ve özgürlüklerle ilgili uygulamalarının denetlenmesi ve kimi zaman belirsiz ve genel nitelikte olabilen Sözleşme hükümlerinin içerik ve anlamlarının tayini, yani yorumlanması konusundaki yetkiyi, birlikte kurdukları İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine vererek, taraf oldukları davalarda bu Mahkemenin alacağı kararlara uyacaklarını taahhüt etmişlerdir.

[3]     Gerekli önlemler alınmadığı, işlem ve eylemler yapılmadığı ya da alınan önlem ve yapılan işlem ve eylemler ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması ve eski halin ihdası bakımından yetersiz kaldığı takdirde; bu kez, Mahkemenin, yeniden devreye girerek, Sözleşmenin 41’inci maddesi uyarınca, “adil tatmin kararı” alması söz konusu olur. Ulusal yargı yerlerinin Avrupa Mahkemesine hiyerarşik bağlılıkları olmadığından[3], bu Mahkemece verilen kararların ve yapılan yorumların ulusal yargı yerlerini ve onların kararlarını nasıl etkileyeceği tartışmalara konu olmuştur.

[4] (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

[5]    Ülkemizde, ilk kez, 12 Eylül 2010 Referandumuyla gerçekleşen değişiklikle, Anayasanın 148’inci maddesine eklenen üç fıkra ile, Anayasada güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerden İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Türkiye’nin taraf olduğu Protokoller kapsamında olanlar yönünden tanınan bu hakkın kullanılmasına ilişkin usul ve esaslarla kapsamı, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 6216 sayılı Kanunun 45 ilâ 51’inci maddelerinde, aynı başlık altında, düzenlenmiştir.

[6]      AYM, M. Hadi Tunç, 2013/1958, 7.7.2015, p.28; Onurhan Solmaz, 2012/1049, 26.3.2013, p.18; Erdem Enerji Ltd., 2013/8524, 13.4.2016.

[7]        AYM, Ülkü Tunca ve Diğerleri, 2012/928, 11.12.14, p.67.. Bireysel başvuru dolayısıyla Anayasa Mahkemesince yapılan inceleme, kanunun veya düzenlemenin Anayasa uygunluğunun denetimiyle değil, bunlara dayalı somut uygulamanın anayasaya uygunluğunun denetimiyle sınırlıdır