Bir Kadınlar Günü Konuşması (8 Mart 2011)

Saygıdeğer Hanımefendiler, Değerli Dostlar, Sevgili Gençler, Hepinizi Saygı Ve Sevgi İle Selamlıyorum.

Dört uzun yıldır aramızda bulunmayan, Sevgili Eşimin “Fransız Mutfağından Pastalar” adlı kitabının tanıtımını, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca, “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan edildiği 16 Aralık 1977 tarihine kadar, çok değişik ülkede, değişik tarihlerde, değişik adlar altında anılagelen böylesine önemli bir güne denk getirmeyi akıl eden değerli dostlarıma ve Adalet Mensupları Dayanışma Vakıfının saygıdeğer yöneticilerine; özellikle de, bundan tam 42 yıl önce mezun olduğum Ankara Hukuk Fakültesinin, organizasyonu bizzat yaparak, Türk Hukuk Devriminin öncüsü Rahmetli Mahmut Esat BOZKURT’un adıyla anılan bu salonu bizlere açan, başarılı  Dekanı, sevgili dostum, Sayın Prof. Dr. Mustafa AKKAYA’ya, teşekkür etmeyi, kendim ve çocuklarım adına, borç bilirim.

Anma ve tanıtımın Fakültemizin çatısı altında yapılması, bana, diplomamı aldığım günle sevgili eşimin varlığından haberdar olduğum günün aynı tarihe rastladığını hatırlattı.

Günlerden, 5 Kasım 1969; yani, Fakültemizin 1969 – 1970 Ders Yılına başladığı gün. O gün, hem ders yılının açılışı yapılmış, hem de bir önceki yılın mezunlarına diplomaları verilmişti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcısının elinden diplomamı aldıktan sonra, dört yıl boyunca her gün yaptığım gibi, Anadolu Ekpresi ile, Polatlı’ya döndüm.

Yol boyunca, geleceğimi düşündüm. Kendime, en az iki yıl zaman tanımayı; o zamana kadar evlilik gibi konuları aklıma getirmemeyi kararlaştırdım. Diplomamı, her gün sabahın 4’ünde kalkıp, kahvaltımı hazırlayan; sevip okşayarak uyandırıp, okula gitmek üzere, istasyona uğurlayan, cefakar  annemin de sabırsızlıkla beklediğini biliyordum.

Annem, amcamın gelininde, Fatma Yengemde olacağını söylediği için, oraya uğradım. Diplomamı görüp sevindiler. Zira; ailede yüksek okuldan mezun ilk kişi bendim.

Yengem, bir ara, “-Turgut, ben de sana güzel bir haber vereceğim” dedi ve ekledi:

“Bugün, Bursa’lı bir kızla tanıştım. Halasının eşi burada görevli, onları ziyarete gelmiş. Çok beğendim, seninle de tanıştırmak isterim” dedi.

Ben, kendisine teşekkür ederek, trende aldığım kararı söyledim; böyle bir şey düşünmediğimi de ekledim. Ama çok ısrarlı oldu. Kıramadım, “Pekiyi öyleyse, bir görüşelim” dedim. Aklımdan da, “olmadı yenge derim, olur biter” diye geçirdim.

Çok geçmedi, randevu ayarlandı ve ziyaretlerine gittik. İlk intibaım, olumluydu. Modern giyimli, konuşmasını ve nasıl davranması gerektiğini bilen; serçe yürüyüşlü, güzel genç bir bayandı. İsmi gibi, şirindi de. Zaten, O’nu tanıyanlar, ismi ve soyadının kişiliğiyle nasıl bu kadar uyuştuğuna hayret ederlerdi.

O gün, orada, bir şey oldu. Tatlı tabağında baklava ikram etmişlerdi. Çatalımı baklavaya ilk batırdığımda, porselen tabak, neşterle kesilmiş gibi, tam ortasından ikiye ayrıldı. Böyle bir şey ne daha önce başıma gelmişti, ne de daha sonra geldi. Çok mahcup oldum.

Oradan ayrıldığımızda, yengeme söylemeyi önceden kararlaştırdığım düşüncemi, mahcubiyetimden söyleyemedim. Aksine, “Yenge, o da isterse, kendisiyle bir yerde görüşebiliriz” dedim.

Yengem, görüşmemizi ayarladı; bir kaç kez görüştük; anlaştık.

Yürekliliği, hoşuma gitmişti. Babasına bile, “Baba, ben nişanlanıyorum, şu tarihte gel” diye haber göndermişti.

Nişanlandık. 31 Ağustos 1970’de de evlendik.

Evlendiğimiz günün yıldönümünde bir oğlumuz; ondan iki yıl sonra da, bir kızımız oldu. Onları, başarılı ve aydın birer insan olarak yetiştirdi. Oğlum, Arizona’da olduğundan gelemedi. Kızım,  günü birliğine İstanbul’dan gelip, bugün, burada, bizimle olacaktı; ama, havanın böyle oluşu yüzünden dönüşünü riske edemedi. Hepinize saygı ve selamları var.

Sanırım, pek çoğunuz gençliğimizde şiir yazmışınızdır. Ben de yazdım. Hatta, ilk şiirimi, orta okul birinci sınıfında yazdığımı söyleyebilirim. Daha sonra da yazdım. Ama içlerinden bir tanesi var ki, eşimi tanıdığım tarihten iki yıl önce 1967’de yazmıştım. Hatta; iki ders arasında Fakültenin merdivenlerinden inerken, arkadaşım Necati Türe’ye de okumuştum; beğendiğini söylemişti.

Yıllar sonra, o şiiri, bir mısra noksanıyla, eşimin şiir defterinde gördüm. Oysa; ona, yalnızca, nişanlı iken onun için yazdığım şiirleri göndermiştim. Bu şiirimden haberi yoktu ve defterindeki tarih, 1967 idi. Yani; benim şiiri yazdığım yılın tarihi. Söylediğim gibi, o tarihten iki yıl sonra tanışmıştık.

Bu şiiri nereden aldığını sordum. Hiçbir yerden almadığını, 1967 yazında, Edremit’te kendisinin yazdığını söyledi.

O tarihten sonra, bu şiir, aramızda hep, senindi benimdi tartışmasına neden oldu. Bu tartışmaya, çoğu kez, salt onu kızdırmak için, arkadaşlarımız da katılırlardı. Sorun hiç bir zaman çözüme kavuşturulamadı. O kendisinin, ben de benim şiirim olduğundan emindim.

Hızlı yaşamayı severdi. Hep, az zamana çok şey sığdırmak telaşı içinde oldu. Hızlı araba kullanırdı. Birçok kişinin cesaret edemeyeceği araçları kullanma arzusuyla yanıp tutuşurdu. Sembolik de olsa, bir yolcu uçağını; bir deniz aracını kullanabilme fırsatını bulmuş olmaktan büyük haz duyduğunu söylerdi.

Bir Cumhuriyet kadınıydı. Tüm Cumhuriyet kadınları gibi, Büyük Ata’nın ve devrimlerinin hayranıydı.

Hep yaşamının uzun olmayacağını söylerdi. Söylediği gibi de oldu.

Ve, bizi, zamansız bir biçimde, 4 Temmuz 2007’de bırakıp, sonsuzluğa göçtü. Öldüğünde, henüz, 56 yaşındaydı.

Gidişinin haftasıydı. Evde, çalışma odamda kanepeye uzanmış, görünmez iki elin var gücüyle sıktığı kalbimin umutsuz çırpınışını dinliyordum. Cep telefonum çaldı. Baktım; altı ay öncesine kadar, beni her arayışında olduğu gibi, ekranda gül göründü ve “Şirin” yazdı.

Oysa; telefonu, yan odada ve kapalıydı. Ayrıca, gül görüntüsü altı aydan beri kaybolmuştu. Bir türlü yeniden getirmeyi başaramamıştım.

Yerimden fırladım ve yan odaya koştum. Kimse yoktu ve telefonu orada duruyordu. Bir yandan da, o sırada mutfakta olan ablama seslendim. Koştu geldi. O’na da gösterdim. Ablam, yüzümün bembeyaz kesildiğini söyledi. Sanıyorum, O da korkmuştu.

Sanki, o telefonla, bana, “Ben burada huzur içerisindeyim, üzülme” demek istemiş ve, son bir kez, el sallamıştı.

Bugün de, burada olduğuna; kendi kendine öğrendiği Fransızcasıyla, göz nuru dökerek oluşturduğu kitabının geliriyle, bağışımızı kabul eden Adalet Mensupları Yardımlaşma Vakfının, Cumhuriyetin evlatlarının Atatürkçü birer genç olarak yetişmeleri için yapmakta olduğu takdire şayan çalışmalara, az da olsa, katkıda bulunacağını bilmekten mutluluk duyduğuna eminim.

İşte, Şirin CANDAN, özet olarak, bu: Sevgisi gönlümden, hayali rüyalarımdan, acısı ise, yüreğimden hiç eksilmeyen kadın.

Eminim ki, bundan tam 154 yıl önce, bir 8 Mart günü; 8 Mart 1857’de, Amerika Birleşik Devletlerinin New York kentinde, emeğinin karşılığını isteyen tekstil işçilerinin başlattıkları grevde, polis tarafından kilitlendikleri fabrikada yanarak yaşamlarını yitiren çok sayıda kadın emekçinin eşlerinin, sevenlerinin ve sevgililerinin gönüllerinden sevgileri, rüyalarından hayalleri, yüreklerinden de acıları, yaşamları boyunca eksilmemiştir. Bu yüzdendir ki; o kadınların sevenleriyle bir gönül bağımın bulunduğunu düşünüyorum.

8 Martı, Vatanın her köşesinin işgal altında olduğu dönemde, 1921’de, “Emekçi Kadınlar Günü” adı altında kutlayan; kadınlarımıza, uygar denilen çok sayıda Batı Avrupa ülkesinden çok önce, hakları olanı veren, seçme ve seçilme hakkı tanıyan, onları aydın kuşakların anası yapan, Büyük Atamızı unuttuğumu herhalde düşünmüyorsunuz. Şükranların en büyüğü, O’na; o dahi insana.

Bugün, burada, siz sevgili dostlarıma; Büyük Atamızın başlattığı uygarlaşma hamlesinin hedefine ulaştığını; var oluşumuzun anlamı, yaşamımızın İştar’ı, evimizin Kibele’si, sanatımızın ilhamı kadınlarımızın, doğaları gereği sahip olmaları gereken haklar yönünden, Dünya kadınları içinde başı çektiklerini söylemeyi, ne kadar çok arzu ederdim; bir bilseniz.

Ama ne yazık ki, hala beş milyon civarında kadınımız, okur- yazar değil. Bu sayı, okur-yazar olmayanların %75’5’ini oluşturuyor. Okur – yazar olanların büyük bölümü de, okula  gitmemiş. Okula gidenlerin çok azı ise, yüksek okulda okuyabilme şansı bulmuş.

Son günlerde, Yargıtay’a ve Danıştay’a seçilen, toplam 226 üyeden yalnızca yedisi kadın. Yani, seçilen toplam üyenin % 3’ü. Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği 2010 Raporu” na[1] göre, Türkiye, 134 ülke arasında, 126’ncı sırada. Ülkemin kadınını, istatistiklerde, bu yönleriyle, sıralamanın sonlarında görmenin acısını, sanıyorum, sizler de, benim gibi, yüreklerinizde hissediyorsunuz.

Oysa; çocuklarımızın ilk öğretmeni olan kadınlarımız, okur-yazar değilse; aydınlanmanın nimetlerinden de yararlanamamışsa; onların vereceği temel eğitimden yoksun gençlerimizin, iyi yetişeceklerini, Dünya’nın ivmesi hızlanmış uygarlığını yakalayabileceklerini düşünmek, ne kadar yanlış.

Erkeğe anlamını verenin kadın olduğu; kadınların da, insan nüfusunun en az yarısını oluşturdukları bilinirken; insan haklarının çoğundan ve özellikle de öğrenim hakkından yararlanma ayrıcalığının erkeklerde olduğunu düşünmek de, aynı derecede yanlış değil mi?

Erkeğe anlamına verenin kadın olduğunu söyledim: Gerçekten de, Havva olmasaydı, hiç Adem olur muydu? Kutsal Kitaplarda, Havva’nın Adem’in sağ kaburga kemiğinden yaratıldığının söylenmesine bakarak, asıl olanın Adem olduğunu sanmak, büyük bir yanılgıdır. Bana göre. Tanrı Havva’yı yaratmışsa, bu, Havva’sız Adem’i anlamsız bulduğu içindir.

Juliet’in sevgisi olmasaydı, Romeo tatlı canına kıyabilir miydi? Leyla olmasaydı, Mecnun aç susuz, bir başına, çöller de dolaşır mıydı? Ya! Şirin olmasaydı, Ferhat hiç dağları delme zahmetine girer miydi?

Juliet’siz Romeo,

Leyla’sız Mecnun,

Şirin’siz Ferhat, ne anlam ifade ederdi; hiç düşündünüz mü?

Hiç baharda, yemyeşil buğday tarlalarında dolaştınız mı? Eğer dolaşmışsanız, rüzgarın etkisiyle gidip gelen yeşil denizin dalgaları arasından bir görünüp bir kaybolan, ateş kırmızısı, gelincikleri mutlaka görmüşsünüzdür. Renklerinin ışıltısı ve sıcaklığı, sizi kendisine çeker. Dokunmak, koklamak istersiniz. Ama, biraz dikkatsiz davranırsanız, o güzelim yapraklarını, hemencecik, döküverirler.

Ben, kadını, işte bu gelinciklere benzetirim: Tan ağartısında, üzerlerindeki çiğ damlası gibi ışıltılı; hoyratça tutulduğunda, hemencecik dökülüveren ateş kırmızısı yaprakları gibi narin ve kırılgan.

Ama, ne yazık ki; hala Ülkemiz, kadınlara karşı şiddetin, pek fena muamelenin en yaygın olduğu ülkelerden biri. Hala, evli kadınların kentlerde %18’i, kırsalda %76’sı eşleri tarafından dövülmekte; aile içinde işlenen suçların % 90’ını kadınlara karşı işlenen suçlar oluşturmakta. Narin ve kırılgan kadınlarımızın ışıltıları, can verdikleri, yaşamlarına anlam kattıkları erkeklerin elinde, birer birer, yok olup gitmekte. Gün geçmiyor ki, bir Ayşe PAŞALI, bir Arzu YILDIRIM olayı yaşanmasın.

Devletin, omuzlarında hala, Kurtuluş Savaşında, yayan yapıldak, kilometrelerce yürüyerek taşıdıkları mermilerin izleri duran kadınlarımızın canlarını, erkeklerin kurşunlarından ya da bıçak darbelerinden korumak yerine; enerjisini, hayattayken anlamı olan lepiska saçlarını gözlerden kaçırmak için harcaması, ne acı.

Sırası geldiğinde, mangalda kül bırakmıyoruz; kadınlarımız, başlarımızın tacı diye. Hiç insan tacını korumaz mı? Savaş meydanlarında onca yaşamın yok oluşu, kralların taçlarının uğruna değil miydi? Pekiyi, neden bizler, taçlarımızı, böylesine korumasız, biçare bırakıyoruz? Korunmaya ihtiyacı olduğunu söyleyen her taç için, bir güvenlik görevlisi vermek, çok mu zor?

Evet dostlar, hepimizin Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun. Erkekleri de katarak, hepimizin dedim. Zira; kadınlar olmasaydı, biz erkekler de olmazdık. Varlığımızı onlara borçlu olduğumuza göre, Kadınlar Günü, aynı zamanda, biz erkeklerin de kutlaması gereken bir gün.

Buraya kadar zahmet ederek, bugünü, bizimle paylaştığınız için hepinize candan teşekkür ederim. 8 Mart 2011

Turgut CANDAN

Danıştay Başsavcısı


[1] Ayhan AYDEMİR , “Kadının adı hepten yok”, Açık Kapı, Milliyet, 14.12.2010.