Değerli izleyiciler ve PWC mensupları, hepinizi saygı ve sevgi ile selamyarak konuşmama başlamak istiyorum. Geçen Mayıs ayı başında GSG Hukuk kıdemli danışmanı olarak aralarına katıldığım, PWC camiasında yer almış olmaktan duyduğum mutluluğu da, bu arada, belirtmek isterim.(NOT: Konuşma, Aralık/2013’de PWC.tv’de yayımlanmıştır). Sizlere, Anayasamızın 148’inci maddesine, 12 Eylül 2012 tarihli Referandumla kabul edilen 5982 sayılı Kanunun 18’inci maddesiyle eklenen, üç yeni fıkra ile Hukukumuza giren “herkesin” Anayasa Mahkemesine “Bireysel Başvuru Hakkı” ile ilgili açıklamalarda bulunacağım. Açıklamalarımda, bireysel başvurunun hangi anlama geldiği ve hangi amaca hizmet ettiği; hangi konularda ve hangi koşullarla bu yola gidilebileceği ve sonuçları; bu başvuru yolunun vergi mükelleflerini hangi nedenlerle ilgilendirdiği konularına, bana ayrılan zamanın izin verdiği ölçüde, değinmeye çalışacağım. AYM’ne olan bu başvuruya “bireysel” sıfatının verilmesinin nedeni, 1961 Anayasasıyla Hukuk Düzenimizde yerine alan AYM’ne, son anayasa değişikliğine kadar, yalnızca, Anayasada sayılan kurum ve kuruluşlarla mahkemelerin doğrudan başvuruda bulunabilme olanağına sahip olmalarıdır. Bireyler, ilk kez, anılan anayasa değişikliğiyle ve insan hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlalleriyle sınırlı olarak, doğrudan Yüksek Mahkemeye başvurabilme olanağına sahip oldular. Söylediğimiz gibi, bireysel başvurunun konusu, Devletin kamu gücü kullanan kurum ve kuruluşlarının insan hakkı ihlalleridir. Dolayısıyla; böyle bir müessesenin varlık nedeni de, kamu gücünün ihlallerine karşı bireylerin insan hak ve özgürlüklerinin korunması olmaktadır. İnsan hak ve özgürlüklerinin korunmasından söz edilince, biraz geriye; geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısının sonlarına gitmekte, konunun daha iyi anlaşılabilmesi bakımından, yarar vardır. İnsan hakları sorunu, gerçekte, bir iç hukuk sorunudur. Bu sorunun uluslararası alana taşınması, insanlığın yaşadığı son Dünya Savaşının bitimine rastlar. İnsan haklarının en önemlisi ve en kutsalı olan “yaşama hakkı”, tarihin hiçbir döneminde, bu ikinci büyük savaşın koşullarının hazırlanmaya başlandığı dönem ile, durdurulması bahanesiyle, insan yapımı en büyük felaket olan nükleer teknolojinin masum insanlar üzerinde denendiği tarih arasında kalan zaman dilimindeki kadar, sistemli, planlı ve yoğun biçimde ihlal edilmemiştir. Bu ihlaller, insan hak ve özgürlüklerinin, iç hukuk tarafından yeterince korunamadığını açığa çıkarmıştır. Bu yüzden; bu hak ve özgürlüklere uluslararası koruma sağlanması ihtiyacı doğmuştur. Bu amaçla atılan ilk adım, 26 Haziran 1945’de Sanfransisko’da imzalanan “ Birleşmiş Milletler Andlaşması”yla kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nca, 10 Aralık 1948’de ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”dir. Andlaşmanın yorumuyla hazırlanan Bildirge, Birleşmiş Milletlere üye Devletlerin Andlaşmayı imzalamakla gerçekleştirmeyi taahhüt etmiş oldukları insan haklarının bir listesidir. Hak ve özgürlükler, Bildirgede, imza koyan Devletlerin ulusal makamlarınca doğrudan uygulanabilir nitelikte olmayan ilkeler şeklinde düzenlenmiştir. İnsan hakları ile ilgili bu ilkelerin açık ve belirgin kurallar haline getirilmesi, bölgesel planlarda hazırlanıp imzalanan insan hakları uluslararası sözleşmeleri ile olanaklı olmuştur. Bu sözleşmelerden ilki, bizim de kurucusu olduğumuz, Avrupa Konseyi tarafından, Bildirgede yer alan kimi hakların ortak güvenceye bağlanması amacıyla, hazırlanarak 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İnsan Haklarını ve Ana Özgürlüklerini Korumaya İlişkin Sözleşme)”dir. Ülkemiz, bu Sözleşmeyi, 10 Mart 1954 gün ve 6366 sayılı Kanunla onaylayarak, 18 Mayıs 1954 tarihinde yürürlüğe koymuştur. Daha sonra yürürlüğe konulan ek protokollerle birlikte bir bütün oluşturan Sözleşme, bir medeni ve siyasi hak ve özgürlükler kataloğu içermektedir. Sözleşmede, bu insan hak ve özgürlükleri kataloğu dışında, üye Devletlerin uygulamalarını denetlemek (ihlalleri tespit etmek) ve Sözleşmenin bu Devletlerin tümünde yeknesak biçimde uygulanmasını sağlamak üzere, bir mekanizma oluşturulmuştur. 1 Kasım 1998 tarihine kadar, karar organı olarak, Komisyon ve Divan’dan; icra (infaz) organı olarak da, Bakanlar Komitesi’nden oluşan bu mekanizma, 11 sayılı Ek Protokolle, anılan tarihten itibaren Komisyon ve Divan’ın “İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi” adı ile yeniden yapılandırılması üzerine, bugünkü şeklini almıştır. Mahkemeye bireylerin başvurusu (şikayeti), önceleri, Konsey’e üye devletlerin, bu konuda Mahkemenin yetkisini tanıdıklarını bildirmelerine bağlıydı. Türkiye, Mahkemenin bireysel başvuruları kabul etme yetkisini 1987 yılında tanıdı. 11 sayılı Ek Protokolle, bireysel başvuru hakkı, üye devletlerin iznine bağlı olmaktan çıkarıldı. Eski Demirperde devletlerinin de Avrupa Konseyi’ne üye olmalarıyla, o tarihten sonra, Mahkemenin iş yükü giderek arttı ve kaldıramayacağı sayıya ulaştı. Öyle ki; Mahkemeye başvuru sayısı, 2010 yılının sonlarına doğru, 120.000’leri aştı. Bu, gerçekte, her başvurunun sonuçlandırılabilmesi için, en az, 7-8 yıla ihtiyaç olduğu anlamına gelmekteydi. Bu yüzden; Strasbourg Mahkemesine yapılan başvurunun azaltılması için çareler arandı. Konseye üye devletlere, insan hak ve özgürlüklerinin iç hukuk tarafından korunmasının asıl olmasından hareketle, ulusal planda, üye ülke yargı düzeninin üst mahkemesine veya anayasa mahkemesine de bireysel başvuru hakkı tanınması yolunda düzenelemeler yapılması önerildi. Bunun, Strasbourg Mahkemesine yapılan başvuru sayısını azaltmak yanında; ihlalleri ulusal planda gidererek, tazminat ödemekten kurtulmak gibi, üye devletler yönünden de yararı olacağı düşünülmüştü. Ülkemizde de; özellikle, bu ikinci yarar, kamu oyunda dillendirilerek, “bireysel başvuru” adı altında, hak ve özgürlükleri kamu gücü tarafından ihlal olunan bireylerin Anayasa Mahkemesine başvuru hakları, konuşmamızın başanda sözünü ettiğimiz anayasal değişiklikle, Anayasada güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerden İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi kapsamında olanlar yönünden, kabul edildi. Anayasada güvence altına alınmış bulunmasına karşın anılan Sözleşmede sayılmayan ya da bu Sözleşme ve diğer uluslar arası metinlerde sayılmış olup da Anayasada güvence altına alınmamış olan temel hak ve özgürlükleri kapsamı dışında bırakan, bu müessese, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 6216 sayılı Kanunun, 23.9.2012 gününde yürürlüğe giren, 45 ila 51’inci maddelerinde de, aynı başlık altında; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların oluşumu ve işbölümü ise, 12.7.2012 gün ve 28351 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğünde düzenlendi.