Önceki yazımızda, çeşitli yönlerden irdeleyeceğimizi söylediğimiz, İdari Yargıda İş Yükünün Azaltılması Amacıyla Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağında, idari yargının iş yükünün azaltılması amacıyla yapılmak istenilenleri dört grupta toplamak mümkündür:

1 – İdare ve vergi mahkemelerinin tek hakimle bakacakları dava sayısını konusal olarak artırıp; bunların, bölge idare mahkemelerinde sonuçlanmasının sağlanması ve, dolayısıyla, Danıştay’ın iş yükünün azaltılması.

2 – İptal davası açabilmenin koşullarından biri olan menfaat koşulunun kapsamı daraltılarak, dava sayısının azaltılması.

3 – Dava ve cevap süreleri ve diğer usuli haklarla ilgili düzenlemeler yapılarak yargının hızlanmasının sağlanması.

4 –  Aradan dört yıl geçmesine karşın etkin uygulamasının yapılamadığı söylenilen, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamede, idari uyuşmazlıkların idari dava yoluna başvurulmadan önce, sulh yoluyla çözümlenmesi yöntemine işlerlik kazandıracağı söylenilen değişiklikler yapılması.

Taslağın genel gerekçesinde, tüm bu değişiklikler, Anayasanın 36; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin de 6’ncı maddelerinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ve bu hakkın anlam ve kapsamıyla ilgili İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin içtihatlarının gereği olarak sunulmaktadır.

Her yasal düzenlemede, amacın adil yargılanma hakkının sağlanması olarak açıklanması, okunduğunda, gerçekten, kulağa hoş gelmekte ve insanın beyninin derinliklerinde, hukuk devleti ideali bakımından, bir umut ışığının çakmasına neden olmaktadır. Ancak; adil yargılanma hakkı, soyut bir kavram olarak görünmekle birlikte; İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin ve Anayasa Mahkemesinin içtihatlarında ortaya konulan alt unsur ve ilkelerle gözle görülür hale getirilmiştir. Bu içtihatlara göre;

  1. Mahkemeye erişim hakkı en geniş anlamda tanınmadan,
  2. Karşı tarafın sunduğu delil ve görüşlerden bilgi sahibi edilmeden,
  3. Bu delil ve görüşlere etkili bir biçimde itiraz olanağı tanınmadan,
  4. Kendi delil ve iddialarını sunma olanağı olmadan,
  5. Mahkemeye sunulan delil ve iddialar, mahkemece değerlendirilmeden,
  6. Davacıya idarenin dinlediği tanığı ve ifadesini değerlerdirme olanağı sağlanmadan,
  7. Duruşma yapılmadan,
  8. Kararda gerekçe olarak adlandırılmaya elverişli açıklamalara yer verilmeden,
  9. Tarafların iddiaları kararda karşılanmadan,
  10. Makul süreye uyulmadan,

Yapılan ve sonunda verilen kararın gerekleri idare tarafından yerine getirilmekten kaçınılan yargılamanın adil olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Demek ki, yargılama usulüyle ilgili düzenlemelerin adil yargılama ilkesine uygun olabilmesi için,  gerekçesinin kulağa hoş gelmesi yeterli değildir; ayrıca, sözünü ettiğimiz alt unsur ve ilkelere uygun olmaları da gerekli bulunmaktadır.