Dün, Kurtuluş Savaşının Garp Cephesi Komutanı, Birinci ve İkinci İnönü Zaferlerinin Unutulmaz Kahramanı, Sevr’le kaybettiğimiz Anadolu ve Trakya topraklarını yeniden kazandıran Lozan Anlaşmasının Büyük Mimarı, Büyük ATATÜRK’ün en yakın silah arkadaşı, Cumhuriyetimizin kurucularından, ikinci Cumhurbaşkanımız, Büyük İnsan İsmet İNÖNÜ’nün 43’üncü ölüm yıldönümü idi. Kendisini, sevenleri olarak, minnet, şükran, saygı ve sevgi ile andık.

İsmet İnönü hakkında, kendisine saygı ve sevgimizi sonsuz kılan, yüzlerce şey söylemek mümkün. Ama; söylediği özlü sözler arasında, “Bizi aç bıraktın!..” diyen çocuğa verdiği, “Sizi aç bıraktım; ama, babasız bırakmadım” sözü var ki; beni, duyduğum ilk andan beri hep düşündürmüştür. “Acaba!?” derim, her aklıma gelişinde; “Acaba!?, Ülkemiz, İkinci Dünya Savaşında, savaşmış olsaydı, ben Dünyaya gelme olanağı bulabilir miydim?”. Gerçekten; böyle bir durumda, babam askere alınmış ve şehit düşmüş olsaydı; Savaşın bitiminden iki yıl sonra Dünyaya gelen ben, var olmazdım. O halde; bugünkü varlık nedenimi, İNÖNÜ’nün Hitler’in Ülkemize saldırma konusundaki cesaretini kıran diplomatik dehasına ve cesaretine borçluyum demektir. Evet, İNÖNÜ, o korkunç savaş yıllarında, babalarımızı ve annelerimizi, ekmeği karneye bağlayarak aç bırakmış olabilir; ama, o tarihte hayatta olanları babasız, benim gibi sonra doğanları da yaşamsız bırakmadı.

Her iki Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşının koşullarını, en ağır biçimde, yaşamış olan rahmetli babam, ATATÜRK gibi İNÖNÜ’ye de hayrandı. Çocukluğumu, O’nun Kurtuluş Savaşındaki ve Lozan’daki başarı ve kahramanlıklarını; özellikle de, tüm Avrupa’yı yakıp yıkan; milyonlarca Avrupa insanının ölümüne; kalanların da açlık, sefalet ve perişanlık içinde yaşamalarına yolaçan İkinci Büyük Savaş boyunca, burunlarının kanamayışının O’nun sayesinde olduğunu, babamdan dinleyerek geçirdim. Babamın, İNÖNÜ hakkında her söz edişinin, O’nu sevmenin ötesinde, en insani duygulardan olan vefa duygusunun dışa vurumu olduğunu düşünürdüm.

İsmet İNÖNÜ ile ilgili, benim, iki önemli anım var: İlki; hukuk fakültesine başladığım yılla ilgili. O tarihlerde, Ankara Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesinin tüm diğer fakültelerinden farklı olarak, kuruluş yıldönümü olan 5 Kasım günü ders yılına başlardı. Yıl, 1965’di. O yıl, benim fakülte öğrenimine başladığım yıldı. 5 Kasım günü, heyecanla, Fakülteye gittim; açılış törenine katıldım. Törene İsmet İNÖNÜ de gelmişti. Tören sona erdiğinde, bütün öğrenciler, İNÖNÜ’ye büyük sevgi gösterisinde bulunduk. Geldiği siyah arabaya bindi. Ben, öğretim üyelerinin girdiği kapının merdivenlerinin karşısında yer tutmuştum. Nasıl oldu bilmiyorum. Birden kalabalığın seline kapıldım. Sel, beni, O’nun arabasına itti. İki elimle arabanın camına dayandım. Tam o sırada, göz göze geldik. Arabanın camının ardından, doğrudan gözlerime bakıyordu. Bakışlarının içime işlediğini; beynimin bir köşesine silinmez bir biçimde nakşedildiğini hissettim. Öylesine ki; bugün bile, o bakışlardaki keskinliği, o günkü gibi gözümde canlandırabiliyorum. Bu, benim için, yaşamım boyunca unutamayacağım bir anı oldu.

İkinci anım, na’aşının Anıtkabir’e götürülüşü sırasında yaşadıklarımla ilgili. Kortejin arkasından Anıtkabir’e gidebilmek için, Maltepe’de eski Gölbaşı Sinemasının hemen önünde yer tutmuştum. Kortej önümüzden geçerken, bulunduğum dar alanda büyük bir yığılma oldu. Na’aşa sevgilerini göstermek isteyen, üzgün ve gözleri yaşlı insanlar birbirine yapışık vaziyette, sinemanın önündeki dar alana sıkıştı. Bir ara, kaburga kemiklerimin birbirine geçtiğini, nefessiz kaldığımı hissettim. Düşmemek için çırpındım. Düşerşem, ezileceğimi biliyordum. Güçlükle, ayakta kalabildim. Nasıl oldu anımsamıyorum; birden kendimi, kalabalığın kenarında buldum. Biraz nefeslendim. Kalabalığın ardından, Gençlik Caddesi’ni izleyerek, Kortejden önce Anıtkabir’e vardım. Böylece; Tarihimizin gördüğü bir büyük adama, Büyük Türk Ulusunun bir üyesi ve bir insan olarak görevimi yapma olanağı bulabildim.

2010 yılında, İsviçre’nin Lozan kentinde, Lozan Antlaşmasının imzalandığı salonda, bir basamağa oturup, düşünürken; gözümde, bir an, müstevli devletlerin temsilcilerinin, o tarihte orada olmayan, görüşme masasında, kazanılmış muhteşem bir zaferin gururuyla, oturan İNÖNÜ’nün otomobil camının ardından içime işleyen şahin bakışlarının altında ezildikleri canlandı.

Işıklar içinde yatsın.